deneme 112
Kızılderili Tehcir Yasası (İngilizce: Indian Removal Act), 28 Mayıs 1830 tarihinde ABD başkanı Andrew Jackson tarafından imzalanan ve Mississippi Nehri'nin doğusunda yaşayan yerli Amerika Birleşik Devletleri Kızılderililerinin yurtlarından çıkarılmasına yönelik bir Birleşik Devletler hükûmet politikasıdır. Mississippi'nin doğusundaki topraklara göçmen akınının hızlandığı 1820'lerin ortalarında beyazlar barışçı Yerlileri bile yurtlarından sürmeye yöneldiler. Başkan Andrew Jackson'ın desteklediği bu tutum Yerli İskân Yasası'yla resmi bir nitelik kazandı. Yasa Yerlileri topraklarından çıkarmak için anlaşmalar yapılmasını öngörüyordu, ama çoğu kez zora başvuruldu. Beş Uygar Kabile olarak anılan güneydoğudaki Çikasov, Çoktav, Seminole, Çeroki ve Krik kabileleri kendi ekili arazilerini bırakıp sürekli tapu vaadiyle Yerli Toprakları (bugünkü Oklahoma) denen tanımadıkları bir bölgeye gitmeyi kabul etmediler. Bunların çoğunun kendilerine ait evleri, temsili yönetimleri, misyoner okullarına giden çocukları ve çiftçilik dışında meslekleri vardı. 1830'larda 100 bin kadar Yerli askeri g
- Dağların sarsıntıları önlemediğini, sadece yeri sabitlediğini söyleyip, Nahl suresi 15, Enbiya suresi 31 ve Lokman suresi 10. ayetlerinin bilimle çeliştiğini iddia edenlere ne dersiniz?
Cevap
Değerli kardeşimiz,
İlgili ayetlerin meali şöyledir:
“Hem dünya hareketiyle sizi sarsmasın diye, yeryüzüne sabit dağlar koydu. Amaçlarınıza ermeniz için ırmaklar, geçitler yerleştirdi.” (Nahl, 16/15)
“Yerin insanları sarsmaması için oraya dağlar yerleştirdik. Maksatlarına ermeleri için orada geniş yollar, geçitler yaptık.” (Enbiya, 21/31).
“O gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yarattı. Yere de sizi sarsmaması için, ağır baskılar, yani ulu dağlar koydu ve orada her türlü canlıyı üretip yaydı. Gökten de bir su indirdik, orada her güzel çifti yetiştirdik.” (Lokman, 31/10).
Bu ayetlerin -konumuzla ilgili- ortak vurgusu “yerküresinin hareketiyle insanları sarsmaması için, yeryüzüne sabit dağların konulmasıdır.”
Bu ayetlerin asıl Arapça metninde, dağlar -“cibal” olarak değil-, “revasî” sözcüğüyle ifade edilmiştir. “Sarsıntı”yı ifade eden kelime ise “meyd” kökünden gelen -Made-Yemîdu- “Temîdu” fiilidir.
Revasî kelimesi, “resv” veya “rüssuv” kökünden gelen “er-Rasî” kelimesinin çoğuludur; bir yerde sabit olmak, bir baskı unsuru olmak, bir yere yerleşmek manasına gelir. Genel bir vasfı olması haysiyetiyle dağlar için kullanılmıştır. (Taberî, Razî, İbn Aşur, Nahl, 16/15. ayetinin tefsiri)
Önce ayette söz konusu edilen sarsıntıyı, kısmi / lokal olarak meydana gelen normal deprem olayından ziyade, ilk yaratıldığı jeolojik devirlerde bütün bir küre olarak yerde meydana gelen sarsıntıyı anlamak gerekir.
Nitekim, bazı tefsirlerde yerküresinin bu sarsıntısı denizde alabora olmak üzere olan geminin sağa-sola hareket ederek maruz kaldığı sarsıntıya benzetilmiştir.(bk. Razî, ilgili ayetin tefsiri).
Hamdi Yazır’ın aşağıdaki açıklaması da bu gerçeği desteklemektedir.
“Halbuki onları yaratan biz, o yeryüzünde kendilerini sarsacak diye ağır baskılar yaptık. Yani gökten ayırdığımız ve üzerinde kendilerine sudan hayat verdiğimiz insanları, yerküresi hareketiyle çalkalayıp sıkıntıya sokmasın, sakin olacak yer bulsunlar diye o yeryüzünde suya karşılık sulb oturaklı kıtalar (omurgaları derinliklere gömülmüş parçalar yani:) dağlar meydana getirdik. Bir düşünmeli ki, yeryüzü sıvı bir halde kalsaydı ve yer hareket ettikçe insanlar çalkanıp dursaydı ne büyük sıkıntı olurdu. Toprak kütlesinin yaratılması ve dağların kazık gibi oturtulması ile bu sıkıntı bertaraf edilip yeryüzü, insanların yaşaması için oturulabilir bir hale getirildi.” (Enbiya, 21/31. ayetin tefsiri).
Amme (Nebe') suresinin 7. âyetinde yer alan "Dağları direkler yaptık." meâlindeki cümleyi tefsir eden Bediüzzaman, mecaz penceresinden âyetin mânâsını birkaç yönden açıklamaya çalışması, ayetin değişik gerçeklere işaret ettiğini göstermektedir:
Birincisi: Yerküresi feza denizinde bir denizaltı gemisi gibi yüzmektedir. Bu denizde rotayı şaşırıp alabora olmaması için dağlar, geminin birer demir ve direkleri olarak var edilmiştir.
İkincisi: Yerküresinin iç kısımlarında meydana gelecek sıkışmalar anında, yerin kendi ekseninden çıkmaması için dağlar vasıtasıyla nefes almaktadır. Buna göre dağlar, yerküresinin birer nefes bacası hükmündedir.
Üçüncüsü: Yeryüzünün en önemli sakinleri insanoğludur. İnsanların hayatında en önemli unsur ise, su, toprak ve havadır. İşte bu üç unsurun hâmisi ise dağlardır. Dağlar, toprağı erozyondan, denizler tarafından istila edilmekten ve havayı kirlilikten koruduğu gibi, suyu da güzelce depolamaktadır.
Dördüncüsü: Dünyanın dağları vasıtasıyla adeta ufuklarla bitişik olduğunu göstermesi, yerküresine bir çadır görünümünü kazandırmıştır. Özellikle çadırlarda yaşayan veya öyle bir hayatı tasavvur edebilen kimseler eğer edebi sanat zevkine sahip ise, dağları yer küresi çadırının birer direk ve kazığı şeklinde düşünebilecektir (bk. Muhakemat, 73-74; Niyazi Beki, Kur’an İlimleri ve Tefsir Açısından Bediüzzaman’ın Eserleri, s. 226-227).
Bazı uzmanların belirttiğine göre, jeolojinin dağlar hakkında söyledikleri yukarıda verdiğimiz bilgilerle tam bir paralellik içindedir. Bu bilgilere göre, dağların özelliklerinden biri yeryüzündeki büyük yer tabakalarının uçlarında yükselmesi ve bu tabakaları birbirine bağlamasıdır. Bu özellikleriyle dağlar tahtaları birarada tutan çivilere benzetilmektedir. Bunun yanında dağların yerkabuğunda yaptığı basınç, dünyanın merkezindeki mağma hareketlerinin etkisinin yeryüzüne ulaşarak yerkabuğunu parçalamasına engel olurlar.
Yine uzmanların bildirdiğine göre, dağların depremle yakın ilişkisi vardır, şöyle ki; depremler gerilim altındaki yer katmanlarının kırılması sonucu açığa çıkan enerjinin yer kabuğunca sismik dalgalar halinde iletilmesinden oluşur; bir cetvelin ucunu iyice gerdirip bırakınca oluşan dalgalar gibi. Bu dalga hareketi yer kütlesinin bu enerjiyi tedricen soğurması sonucu gittikçe zayıflar ve belli bir mesafeden sonra söner; aynen göle atılan bir taşın oluşturduğu dalgaların gittikçe zayıflayarak sönmesi gibi.
Fen bilimlerince sabittir ki doğrusal harekete olan direnç kütle ile dönme hareketine olan direnç de kütle ile beraber kütlenin dönme ekseninden olan mesafesinin karesiyle orantılıdır. O yüzden, belli bir kuvvetin etkisi altında belli bir enerji ile belli bir yönde hareket eden bir dalga, büyük bir kütleye rast gelince enerjisinin bu kütleye dağılması sonucu zayıflar ve söner.
Dağlar, devasa kütleleriyle deprem esnasında bu tür bir damper görevi görür. Örnek olarak, uzunca bir ipin bir ucunu ileri geri hareket ettirerek oluşan dalga hareketi ip boyunca ilerler. Ancak ipin bir bölümüne kurşun top gibi bir ağırlık bağlanırsa, o bölüme ulaşan dalganın hemen zayıfladığı görülecektir. Hatta eğer ağırlık çok büyükse dalga orada söner.
İşte deprem sırasında dağlar bu kurşun top rolünü oynayıp ip misali yer kabuğu boyunca ilerleyen dalgaların şiddetini azaltır ve dalgaların daha çabuk sönmesini sağlar.
ayrıca Ayeti okursan arabadaki amortisör misali etkiyi azalttığı bi nebze konfor sağladığı gibi bir anlamı var. yoksa zaten hiç olmaz sıfıra indirdik gibi bir anlam çıkmıyor.
Ey Türk evladı!
Sen ümmetin mazlum çocuğuna sahip çıkıyor olduğun için değil, Fransız, Alman, İsveçli ve Avusturyalı sabaha güzel başlasın diye şu manzara ile muhatapsın. Almanya'da Klaus, kahvesini doldururken üçüncü dünya ülkelerinden kendisini korumuş olmanın güveniyle arkasına yaslansın diye muhatapsın. Danimarkalı Anders, adına Türkiye denen uzaktaki bir ülkede tüm göçmenlerin tutulduğu güveniyle bütçesinin BEŞBİNde biri kadar bir parayla belayı savdığı için muhatapsın. Yunan Yorgo, mülteci akınına uğrayıp da ülkesindeki kiralar 3 kat artmasın diye muhatapsın. Kendi ülkesini sirk haline getirme bahasına Avrupa'yı koruyan bir ülke buldukları düşüncesi ve güveni ile memnun olan ve sana müteşekkir olması gerekirken schengen vizesine bile seni layık görmeyen adamların konforu için muhatapsın. Köylere bile alınmaması gereken, sokaklara işeyen, parklarda sereserpe oturan at hırsızlarını, medeniyetsiz ve görgüsüzleri İtalyan Giovanni'den uzak tutmak, Fransız Jean-Pierre'den korumak için bu kaçaklarla muhatapsın. Sınırdan içeri her sokulan kaçak, evden içeri alınan eşkıya gibidir. Medeniyetimizin incisi şehirlerimize onları doldurmak da, evin yatak odasına kokmuş eşkıyayı getirmektir. En azından Ürdün kadar olabilirdik. Ürdün de bir Arap ülkesi. Suriyeli ile senden benden daha kardeş. Onlar bile oryantasyon (ülke kültürüne intibak ve uyum) kamplarına aldı Suriyelileri ve ondan sonra kademe kademe bıraktı belirli yerlere. Ama bu milyonlarca nüfus bize çok fazla, bu millete çok fazla, bu tarihe, bu insanlara çok fazla, çocuklarımıza, geleceğimize çok fazla. Eğer ihanet değilse kati suretle bir cehalettir bu kuralsızlık. Oysa sınırlardan içeri en fazla 200-300 bin kalifiye, nitelikli Suriyeli salınacaktı. Gerisi sadece can güvenliği sağlanarak sınır ötesinde korunmalıydı. Bangladeş kadar da mı devlet kültürümüz yok? Arakanlılar senelerdir Myanmar ile aradaki incecik bir şeritte tutuluyor. Onlar Müslüman değil mi? Al çadır kentlere, günde 2 öğün yemek ye kardeşim istediğin kadar kal çadır kentte, ya da git ülken için savaş! Sana konfor sağlama vazifem yok çünkü ben bu ülkenin seçilmiş hükümeti olarak vergi mükellefi olan halkıma karşı sorumluyum. Konfor verir, şehrine alırsan kim gider ki geri? Budur abi olay ne bunca ümmet yaygarası? Ne bunca kardeşlik gürültüsü? Azerbaycanlı Türk kardeşimiz Karabağ'da katledilirken niye almadık? Bosna Hersek soykırıma uğrarken niye almadık? Kosova? Niye?
Sanki bir güç Türkiye'ye nitelikli ve Türklüğe yakın milletler göç etmesin ve demografik yapıya en azgın en hırçın toplumlar doldurulsun diye planlıyor her şeyi. Boşnakları İsveç'e, Almanya'ya, İsviçre'ye Avusturya'ya alırken onları asimile ederlerken, sana verdikleri bu tipler oluyor. Balkan müslümanları ve Ortadoğulu arasındaki kültür farkı uçurumdur biliyor adam. Biliyor ki Balkan toplumu çalışır üretir, hurra dediğinde elde pala Allahuakbar diye kafa kesmez. O sebepten iyi ve medeni olanı kendine, belayı sana sarıyor. Üstüne bir de Yunan başbakanı açıklama yapıyor, parası neyse verelim de Türkler daha fazla mülteci tutsunlar diye. Bunlara böyle konuşacak ne güven verildi? Ne söz verildi? Kim verdi? Kimin adına verdi? Ben vermedim. Veren kim?
Yazıktır, günahtır.
Ülke bitiyor, şehirler dolaşılmaz halde. Türkiye'yi kaçak göçmen ve mültecilerden temizleyin. Aksi hâlde Türklüğü bu topraklardan temizleyecekler. Bu lokma bizim hazmedeceğimiz bir lokma değil, bir başka bedene ait koskoca bir karkas, koskoca bir gövdedir. Bir bedende iki gövde olmaz. Bir vatanda iki millet olmaz!
Atatürk'ün Türk Tarih Kurumu'na gönderdiği, Araplar ve Hz. Ömer'le ilgili sansürlü mektubu:
Konunun özü şöyle: Türk Tarih Kurumu, tarih alanının lise müfredatını yazmak için görevlendiriliyor. 'İslam Tarihi' ve 'Türklerin İslamiyette Yeri' alanını yazan kişi El-Ezher Üniversitesi mezunu Zakir Kadiri Ugan. Atatürk yazılan bölümün değişmesi için şu mektubu yazıyor:
Son senelerde İstanbul’da inkişaf eden gazetelerde Roman diye okuduğumuz bazı hakiki eserler vardır ki bunlar şüphesiz ali heyetinizin nazarından kaçmış değillerdir; bu roman sahifeleri bence hakiki tarih vesikalarının izahıdır; bu roman sahifelerinde görülen şeyler takriba şöyle izah olunabilir: "Arabistan yarımadasının kumsal çöllerin (İkre, Bismi, Rabbi) safsatasını esas tutmuş olan Araplar, uygar dünyada, bilhassa Türk zengin uygar bölgelerinde bu ilkel ve cahiliye devrinin simgesi olan ilkeye dayanarak yapmadıkları tahrifat kalmamıştır. Bu zihniyetle hareket edenler İslam'dan önce evrensel Türk uygarlığının bütün belgelerini imha etmekte engel görmediler.
Kudüs‘un teslim olunması için patrik'inin koyduğu şart üzerine Kudüs önlerine gelen Halife Ömer'in kölesi ile ortaklaşa ve değişerek bir deveye binerek yol aldığını ve asıl kilise yakınına gelindiği zaman deveye binmek sırası köleye geldiğinden ötürü Hz. Ömer'in yürüyerek Arap ırkından başka ve yüksek ırklardan oluşan ordunun yüksek ve muhteşem huzurunda o ordunun kumandanlarına karşı yerden taş alarak atmak suretiyle gösterdiği çıplak ve çıfıt Araplık, malumunuzdur. Bunu artık türk çocuklarına bir erdem gibi okutmakta ısrar gösteren notları göz önüne almalısınız.”
Bir hırka ve bir hurma hikayesi artık bir insanlık fazileti olarak gösterilmek felsefesi esas tutularak tarih yazılmamalıdır. Bunun gibi Arap ordularının bir çok esirlerinden bir köle sınıfı vücuda geldiğinden bahsedilirken bu kölelerin Türk çocukları olduğu zikredilerek hangi taraf için ne anlamda bir iftihar nedeni arandığı araştırılıp incelenmeden Türk tarihi içine konulmamalıdır.
Şüphesiz Türkler için çok kahraman evlatlar, şu ve bu tarzda Arap halifelerinin sarayının içine hükümetinin teşkilatının ve Arap adına fetholunan birçok vilayet ve eyaletlerde bütün zaferleri sağlayan kuvvetlerin kalbinin içine girmişlerdir. İlim, sanat ve bilhassa askerlik ve başkumandanlık mevkilerini ibraz etmişlerdir ve bilnetice Arap imparatorluğu unvanını taşıyan bütün memleketlerde birinci derecede nüfuz ve hakimiyet sahibi olmuşlardır.
Eğer bunu yapmış olan insanlara köle demek caiz ise her kes bir şart dahilinde köleliği iftiharla kabul eder. Efendiye sahib'e hakime köle demek; ve esir önemsiz, değersiz adamlara ef. demek, tarihin ifade etmemizi emrettiği bir kemiyet midir?
Zakir Kadirinin eblehâne notlarını tashih ederken bu noktalara dikkat buyurunuz. Bu münasebetle yüksek heyetinizin reisi bulunan zatıalinize hatırlatırım ki, yeni dünya ufuklarına açacağınız yeni Tarih semasında dikkatli olunuz. Sonradan uydurma bir eser vücûda getirerek ferdasında pişman olmaktansa hiç bir eser vücûda getirememek aczini itiraf etmek evladır. İlim alanında vesveseli olmak, Mısır'ın Camii ezheri mezunlarına inanmaktan evladır.
Bu sözler o yalnız heyetinizin değil, bütün Türk milletinin dikkat nazarını celbe layıktır! Bunu yalnız beyninizde değil, bütün Türk milleti nazarıonda tebaruz ediniz! Bu büyük hakikati bütün beşeriyete tanıtınız! Maksat tecessüsümüzün büyük hedefi budur zannederim. Bu yolda yürürken Camii Ezher kaçkınlarından mı yardım dileyeceksiniz?
Tarih yazmak tarih yapmak kadar mühimdir! Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır. Siz buna razı mısınız?
Gazi M.Kemal
Gidişini bu şekilde reklam etmediği sürece her giden için üzülür ve saygı duyarım. Seneler önce Levent'te çalıştığım Yıldız kolejinde okulun kurucusu Atatürk'ün elini öpmüş muhterem bir Cumhuriyet çınarı büyüğüm vardı. Nafia hanımdı. Bana aynen şunu demişti: "Bir yerden gittiğinde geride bir minderlik yerin olsun" (yani o şekilde çalış). Akademik hayata geçmek için son günümde onun elini öpmüştüm. Maalesef aynı olgunluğu günümüzde birçokları gösteremiyor. Evet doktor olmak zor, evet hak ettiği maaşı da alamıyorlar, bu birçok meslek için böyle ancak gidiş şeklimiz çok mühimdir. O şeklin bir asaleti olmalı. Aşağıdaki paylaşımda dramatize sözcüklerin satır arasına gizlenmiş olan metin, "gidiyorum ne b..k yerseniz yiyin zavallılar, bak sonunda beni hak eden yeri buldum" gibi bir manâdır. Kişi burada yazdıklarını pasaportu ve uçak biletini göstermeden de yazabilirdi. Bu gösterme ihtiyacı, ispat ihtiyacından, ispat ihtiyacı da aslında görgüsüzlüğünden kaynaklanıyor. Zannedersem bir minderlik yeri pek de umursamıyordur. Ancak dünya gariptir. Yarın bir kriz çıkar, savaş olur, asil kalır, göçmeni gönderirler belli mi olur? Hiç göndermesin velev ki iyi maaşla taltif etsin (Allah daha çok versin) güzel günler görsün, mutlu olsun ama hakkımı helal etmiyorum ne demek? İnsanınıza, devletinize hakkınızı haram edecekseniz Allah'la veyahut vicdanınızla aranızda kalsın biz bu özelinizi görmesek de olur. Almanya'da 30 senesini geçirmiş bir gurbetçi babanın oğlu olarak yazıyorum. Ne zaman Almanya'ya gitmek istesem giderim ama geriye tükürüp gidecek kadar düşmem. 3-4 bin euro maaş alacağım diye Türkiye'de aldığım maaşı da b..klamam. İnsan hakkını alsa da alamasa da, huzuru olsa da olmasa da bir ağırlığı bir edebi, bir asaleti olur. Giderken bir minderlik yeriniz olsun ve eğer bir mecliste, bir yerde kendinizi değersiz hissediyor, istenmediğinizi düşünüyorsanız o ortamdan sessizce, belli etmeden gidin.
Gidişin asaleti bunu gerektirir. Gidişinde asalet olmayan, zaten kalmayı hak etmemiştir. Doktor da olsan bunu bilmelisin. Asil, toprağında kalan ve onu bekleyerek gelişimini kültürel ve ekonomik olarak yerlisi olduğu ülkesinde sağlayan kişidir. Göç, her türlü asaleti birkaç kuşak öteler. Kökleri salıp tutunana dek, göçmen asil olana dek birkaç kuşak geçer. Göçmenliği tadacağı günlerin eşiğinde kişinin en azından asil bir ayrılışı olmalıdır. Şahsen böyle düşünüyorum. Birgün ben de gidersem bunu muhtemelen hiç duymayacaksınız. Çünkü hiç gitmemiş gibi, ülkemle, sizlerle bağlantım hiç kopmamış gibi giderim. Çünkü başka ülkem yok. Ben burada özelim. Bu dilde yazarken bu tarihî ortamlarda gezerken Yüksel'im. Berlin'de, New York'ta, Stockholm'de, Sydney'de sadece bir rakamım. Rakam olmaya koşa koşa gidip geride bıraktığım ülkeme böyle görgüsüzce bir veda edemem. Vatanın hangi köşesinde olursa olsun bir minderlik yerim hep kalmalı.Ben dönemezsem çocuğum döner.Baban böyle gitmişti denmemeli. Çocuklarınıza para ve zenginlik bırakmasanız bile asil bir duruş bırakın. Asalet doyurmaz aslında çok işe de yaramaz. Ama bilinir. Vatanımıza gelen tipler yarın seninle aynı haklara sahip olduğunu iddia ettiğinde vatanın gerçek sahibi gibi konuşma gururunu verir. Benim babam seninki gibi emlak alarak pasaport sahibi olan vatansızlardan değil ki benimle bir olasın,bu ülkeye ve kaderine dair ben konuşurum çünkü ceddimle bir onun sahibi benim diyebilmelidir sen ve senin neslin.
Asil kalmak ve vatanında kalmanın işe yaradığı tek yer belki de budur. Mekânın sahibi olarak asaletini hissettirmek, vurgulamak, onu aktarmak, gelenlerin geldiği günü unutmamasını, mal, mülk sahibi olabileceklerini, belki siyasetçi bile olabileceklerini ama sen var olduğun sürece asla bu toprakların asili olamayacaklarını, onlara çakılı olduğun ülkenin arzı üzerinde ve mağrur şekilde söyleyebilmektir asalet. Asil kalın, çünkü göçmen, mülteci ve diğer tüm vatansızlara bölgenizi işaretleyecek tek şey, parayla alamayacakları tek şey bu topraklardaki asil varlığınızdır. Varlığını koru veya sessizce git!
Türk dil kurumunun ilk başkanı Macar Ali Rifat (macar yahudisi) oğlu Samih Rifat ve ilk ve ölene kadar genel sekreterliğini yapan Agop’uda anmadan geçmemek lazım üstadım,nede olsa modern Türkçeyi A.Dilaçar( Agop Dilaçar) dan Kemalizmide Tekin Alp( moiz kohen) den öğrendi Millet
90 yıl önce bugün büyük Atatürk'ün öncülüğünde Türk Dil Kurumu kuruldu. Dil devriminin ilk adımı atıldı. Türk dili üzerindeki bin yıllık Farsça ile Arapça boyunduruğu kırılmaya başladı. Türkçe konuşmak, Türkçe yazmak ne güzel. Türkçe, ulusumuzun en kutsal değeridir.
1 Kasım 1928'deki yazı devrimi, 1932'de başlanan dil devrimine hazırlıktı. Kökü Türklere dayanan Latin yazısı birkaç düzenleme ile Türk dilinin abecesi olarak olurlandı.
Bir ermeniye Türkçeyi emanet etmenin ve o ermeninin "Türkleri ölďüremedik ama Türkçeyi öldüreceğiz" demesinin nesini kutluyorsunuz
Agop Dilaçar
Agop Dilaçar, 21 dil bilen bir Ermeni. Liyakatine binaen Türkçe alfabe yapma görevi ona verildi.
Yaptığı alfabede 1 tane noksanlık yok.
Mehmet Akif, Kosovalı Arnavut.
Liyakatine binaen İstiklal Marşı kendisinden istendi.
Ermeni/Arnavut olup olmamaları değil, LAYIK olmaları önml
Ama bu çatışmanın karşısında tarihimize altın harflerle yazılan Ermeni isimleri de olmuştur.
Agop Dilaçar
Artin Penik
Levon Dabağyan
Gibi.........
Yani; onun bunun evladı olmayanların korkmasına gerek yok.
Cumhuriyet kuruldugunda bile dalında uzman bilgili insan yoktu. O yüzden üniversitelerimizi Yahudilere borçluyuz. TDK genel sekreteri bile Agop Dilacar adında Ermeni idi. Neymiş Mezar taşlarını okuyamiyorlar miş. Cahil kalmislar. Sanki doğru drust okur yazar vardı.
Göç
Yorumlar
Yorum Gönder