deneme 119


3 MAYIS'I ÜÇ İSİMDEN DİNLEMEK

Hakan Paksoy, Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, Prof. Dr. İskender Öksüz ve Sadi Somuncuoğlu

Hakan Paksoy (HP): Millî Düşünce Youtube kanalı izleyicilerini selamlıyorum.
Bugün önemli bir konuyu, Türk siyaset ve fikir hayatında ve devlet hayatında önemli olmakla birlikte çok da fazla üzerinde durulmayan bir olayı tarihte gerçekleşmiş bir olayı, Türkiye'de konunun en iyi bilenleriyle konuşacağız.

Konuklarımız Eski Devlet Bakanımız ve Millî Düşünce Merkezi Genel Başkanı Sayın Sadi Somuncuoğlu, Millî Düşünce Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi ve MİSAK Yönetim Kurulu Üyesi Sayın Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun ve Millî Düşünce Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi, MİSAK Başkanı Sayın Prof. Dr. İskender Öksüz, üçünüz de hoş geldiniz efendim.

Üç konuğumuz da gerek Türk Dünyası gerekse de Türkiye için yakından tanınan ve çok önemli çalışmaları olan üç isim. Bugün 1944 olayları diye bilinen ve 3 Mayıs'ta gerçekleşen gösterilerden sonra da Türkçüler Günü olarak ilan edilen çok önemli olayların yaşandığı bir döneme bakacağız. Bu dönemde neler oldu hatırlamak için önce Bican Ağabeyle bir görüşeceğiz, Bican Ağabey 1944'te ne oldu, 3 Mayıs ne anlama geliyor, bize bu konuda biraz bilgi verir misiniz lütfen?

Ahmet Bican Ercilasun (ABE): Hay hay! 1940'ların başında çok hareketli bir yayın hayatı vardı. Özellikle dergicilikte, yani bir yandan Türk Milliyetçilerinin dergileri çıkıyor, bir yandan, efendim, kendilerine solcu diyen sosyalist diyenlerin dergileri çıkıyor. Bu arada Nihal Atsız 1944 yılında Orhun Dergisi'ni yeniden çıkarmaya başlıyor. 1934'te kapatılmıştı Orhun Dergisi, 1944'te yeniden çıkarmaya başlıyor.
Orhun Dergisi'nin 15. sayısında yani 1944 yılının mart ayında Başvekil Şükrü Saraçoğlu’na, onun ifadesiyle Saraçoğlu Şükrü'ye açık mektup yazıyor. O dönemde, tabii, Başvekile açık mektup yazmak son derece önemli çünkü tek parti dönemi. Üstelik bu açık mektupta çok sert ifadeler var. Açık mektupta Türkiye'deki komünistlerin faaliyetlerini anlatıyor ve komünistlerin devlet tarafından âdeta himaye edildiğini, devlet tarafından onlara görev verildiğini söylüyor. Mart ayında bunu yazıyor; eğer herhangi bir hareket olmazsa, herhangi bir cevap verilmezse ve dergi kapatılmazsa, Nisan'da örnekler de vereceğim diyor ve Nisan sayısında Başvekil Saraçoğlu Şükrü'ye, ikinci açık mektubunu yazıyor.

Burada örnekler veriyor. Dört kişiyi özellikle anlatıyor. Bunlardan biri Sabahattin Ali'dir. Komünist olduğu hâlde, Atatürk'e ve İnönü'ye hakaret eden bir şiirden mahkûm olduğu hâlde, devlet konservatuarında kendisine öğretmenlik görevi verildiğini anlatıyor. Bir başkası Pertev Naili Boratav. Onun da Almanya'da doktorasını bitirmediği halde, adeta, hükümet tarafından taltif edilerek, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesine doçent olarak atandığını anlatıyor. Bir üçüncü isim Sadrettin Celal. O da 1923'te Komünist Enternasyonaline katılmış bir isim. Onun İstanbul Üniversitesi'nde, Pedagoji Enstitüsü'nün başına getirildiğini söylüyor. Bir dördüncü isim Ahmet Cevat.

Bu ikinci mektuptan sonra dergi hemen kapatılıyor, Atsız'ın Boğaziçi Üniversitesi'ndeki öğretmenliğine son veriliyor ve Sabahattin Ali Atsız aleyhine bir dava açıyor. Daha doğrusu Sabahattin Ali, dava açması için teşvik ediliyor, âdeta kışkırtılıyor.

Olaylar Sabahattin Ali ve Atsız davasıyla meydana geliyor. 1944 26 Nisan'da birinci duruşma. Mahkeme çok kalabalık ama esas ikinci duruşma, yani 3 Mayıs 1944. Mahkeme yine çok kalabalık, dinleyiciler mahkemeye sığmıyor. Tabii bunlar üniversite gençleri ve milliyetçi gençler, Atsız'ın etkisinde kalmış olan gençler. Bunlar mahkeme salonuna sığmıyor, dışarıya taşıyor ve bu defa Ulus'taki hükümet meydanına doğru yürümeye başlıyorlar. Aslında o zaman adliye binası Anafartalar'da malum Ulus'a yakın oraya yürümeye başlıyor ve büyük bir gösteri yapıyorlar.

Demek ki Sabahattin Ali-Atsız davasının ikinci duruşmasında oluyor bu. Yani 3 Mayıs 1944'te gençler, birkaç bin genç, -bu gençlerin “kahrolsun komünizm”, “komünistler Moskova'ya" gibi sloganları var- Sabahattin Ali'nin kitaplarını yakıyorlar. O zamanki motosikletli polisler, atlı polisler gençlerin üzerine gidiyorlar. Onlardan birçoğunu alıp nezarete atıyorlar, yani 3 Mayıs olayları bu.

Fakat arkası geliyor. 9 Mayıs'ta 3. duruşmada Atsız, Sabahattin Ali'ye hakaret davasından dolayı 4 ay hapis, 66 lira para cezasına mahkûm ediliyor ama mahkûmiyet erteleniyor. Fakat aynı gün yani mahkûmiyetin ertelendiği gün Atsız tutuklanıyor. 10 Mayıs’ta Reha Oğuz Türkkan tutuklanıyor. Hemen arkasından Nejdet Sançar, Orhan Şaik Gökyay, Zeki Velidi Togan, Hüseyin Namık Orkun, Hasan Ferit Cansever gibi isimler tutuklanıyor. Ve hemen bir hükümet bildirisiyle, aslında bu gösterilerin basit gösteriler olmadığı, hükümeti devirmek amacı taşıdığı, gizli bir teşkilat kurdukları efendim anayasaya aykırı, meclisi devirmek maksadını güden bir teşkilat kurdukları ifade ediliyor hükümet bildirisiyle 18 Mayıs'ta bu hükümet bildirisi İstanbul'daki sıkıyönetime gönderiliyor. Sıkıyönetim de aynı mahiyette bir bildiri yayınlıyor. 19 Mayıs'ta bayram dolayısıyla Reis-i Cumhur İsmet İnönü bir nutuk veriyor. O nutukta da bu Turancıları, efendim, memleketi uçuruma sürüklemekle, efendim, gizli bir teşkilat kurmakla, efendim, gençleri hainane emellerine alet etmekle suçluyor. Böylece 'Irkçılık Turancılık Davası' dediğimiz duruşmalar başlıyor. Tam 65 oturum efendim devam ediyor ve 1945 yılına geçiyor yani sarkıyor.

1945 yılında, tutuklanan 25 kişiden 10'una çeşitli cezalar veriliyor. Mesela, Zeki Velidi Togan'a 10 yıl mahkûmiyet, Atsız'a 6 yıl mahkûmiyet, Reha Oğuz Türkkan’a 5 yıl mahkûmiyet veriliyor. Mahkûmiyet dışında sürgün cezaları da var. Mesela Alparslan Türkeş'e 9 ay ve küsur mahkûmiyet cezası veriliyor. Ama hemen askerî temyize başvuruyorlar, Askeri Yargıtay'a başvuruyorlar, Yargıtay davayı bozuyor. Yargıtay davayı bozunca, efendim, tahliye ediyorlar.

Yani olan olaylar kısaca bu.

Sadi Somuncuoğlu (SS): Sonra da beraat ediyor hepsi.

ABE: Tabii hepsi Yargıtay tarafından beraat ettiriliyor. Önce Askeri Yargıtay mahkûmiyet kararlarını bozuyor ve dava ikinci örfi idarenin, sıkıyönetimin, ikinci mahkemesine gidiyor. İkinci mahkemede hepsi beraat ediyor.

HP: Teşekkür ederiz Hocam. İskender Hocam bu ırkçılık suçlaması Türk Milliyetçilerinin üzerine devamlı gelen bir konu. Tabii, 1944'ten sonraki dönemi Sayın Bakanla işleyeceğiz ama Türk Milliyetçilerinin milliyetçiliğiyle Irkçılık ne kadar uyar, yan yana gelir. Turancılar, Turancılık nedir, biraz açıklar mısınız lütfen?

İskender Öksüz (İÖ): Tabii... Turancılık kolay. Türk Milliyetçisiyse bir insan Turancıdır. Turancılık ne demek? Türklerin, dünyadaki Türklerin, hür ve bağımsız olmaları ve birlik olmaları ülküsüdür üçü birden: Hür, bağımsız ve birlik. Atsız bey sırayla söylerdi bunu. Evvela hür ve bağımsız, ondan sonra, yani istiklalden sonra birlik. Birlik de çeşitli şekillerde düşünülebilir. Avrupa Birliği gibi bir birlik düşünülebilir. Bunları istemeyecek bir Türk'ün olması mümkün değil. Zaten oraya doğru gidiliyor şu anda da Turancılık o. O zaman neden dehşet verici bir şey? O zamanın siyasi şartlarından herhalde. Turancılık deyince Sovyetler’i düşman ederiz kendimize endişesi var.

ABE: Ve Almanların mağlup olduğu bir dönem... Şöyle bir şey anlatırlar. Almanlar ilerlerken İsmet Paşa komünistleri hapse atarmış, Ruslar ilerlerken de komünistleri bırakıp efendim milliyetçileri hapse atarmış.

SS: Şaka yapmışlar herhalde!

ABE: Doğru, sonradan yapılan araştırmaların çoğu dış politikaya bağlı olduğunu ifade ediyor, yani doktora tezlerinde filan bunlar belirtiliyor.

SS: Ama delil yok, yorum.

ABE: Tabii ki yorum ama şu gerçek, yani Stalin'in önünden Stalingrad'dan Almanlar çekilmeye başladıktan sonra, Ruslar kuvvetlendikten sonra, Türk Milliyetçilerinin üzerine gidiliyor.

İÖ: Burada Rusların kulisi de vardır. Yani bunları toplu şeklinde.

SS: Yalnız kusura bakmayın şunu da söylemek lazım. Tevetoğlu hatıralarında anlatıyor, 1944'te Türkçüler tabutluklarda işkence görürken komünistler de görüyor aynı dönemde. Atatürk döneminden başlıyor komünist tevkifleri. Demokrat Parti dönemine kadar kesintisiz devam ediyor.

ABE: 1945'te de mi komünist tevkifatı var Sadi? 1944'te de mi olması lazım?

SS: Var 45'te. Daha sonra da var, hayır Nazım Hikmet filan ne zaman tevkif oluyor?

ABE: Onlar 1938'de.

SS: Yani Cumhuriyet hükümetleri döneminde 1951'e kadar komünist tevkifatı devam etti.

ABE: Yapmıştır evet doğru.

SS: Rusların ileri gitmesi geri gelmesiyle bağlantısını kurmak için delil koymak lazım.

İÖ: Turancılık bu. Irkçılık daha da karmaşık. Bir dünyadaki ırkçılık var. Tarihe bakmak lazım o iş için. Bir de Türkiye’de ırk dendiği zaman ne kastediliyor, ona bakmak lazım. Bu kelimeler bugünkü anlamlarına gelmiyor. Mesela işte İstiklâl Marşı'mızda “Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet bu celal" diyor. Oradakinin her halde Hitler'in ırkıyla bir ilgisi yok.

Batıda nasıl? Batı, emperyalizm döneminde kendisine, yaptığı işlere, yaptığı gayriinsani işlere aslında bir izahat, bilime dayanan bir açıklama arıyor ve ırkçılığı icat ediyor. Dinî dayanak da arıyor, ilmî dayanak da arıyor. Dinî dayanak kolay çünkü Hristiyanlık’ta “Tanrı insanı kendi suretinde yaratmıştır.” diye bir hüküm var. Bizimkiler pekiyi anlamadıkları için bunu hadis diye Müslümanlığa da sokuştururlar birçok Hristiyanî motifi ithal ettikleri gibi. Kendi suretinde ne demek? Yani Tanrı siyah olamaz. Rengi kendi suretinde yarattığına göre Tanrı'da siyah değildir. O halde siyahlar insan değildir. İnsan olmayınca ruhları yoktur filan. Bunun ekonomik tarafı da var. Çok güzel iş. Amerika'dan pamuk alıyorsunuz. Siyahilerin topladığı, esirlerin topladığı pamuğu alıyorsunuz, İngiltere'de işliyorsunuz bu pamuğu ve başka şeyleri de işliyorsunuz. Endüstri başlamış, bunları Afrika'ya götürüp satıyorsunuz. Karşılığı para değil. Takas yapıyorsunuz. Karşılığında köle alıyorsunuz.

Bu arada dini de kullanıyorlar. Afrika’da, mesela, bir mağara var, kurtuluş için o mağaraya sokuyorlar gençleri. Öbür ucunda mağaranın -aslında tünel gibi bir şey- geminin tayfaları bekliyor içeriye girenleri yakaladıkları gibi gemiye tıkıyorlar. Korkunç rakamlar var. Mesela Afrika’dan Amerika’ya giderken, kölelerin %30'unun yolda ölmesi söz konusu. Amerika'ya esir bırakıyorlar esir karşılığında pamuk alıyorlar dolayısıyla bu üçlü çark gayetle zengin ediyor bazı insanları ve İngiltere'yi.

Ve şiirler yazıyorlar ondan sonra. Meşhur yazar ve şairleri Rudyard Kipling’in, Beyaz Adamın Yükü diye bir şiiri var. Yarı şeytan yarı çocuk diyor siyahlara, Hintlilere filan. Çin çok eski bir devlet. Batıdaki devletlerden daha eski bir devlet. Türk devletleri gibi. Çin bir şey ithal etmek istemiyor. Ama nasıl olur? Çin'den mal alacaklar, bir şeyler alacaklar ama onlar bir şey istemiyorlar. Çin'i ticarete zorlamak için İngiltere onlara Hindistan'dan esrar götürüyor. Fakat Çin hükümeti esrarı yasaklıyor. Tabii olarak. Bunun üzerine Çinlilere zorla esrar içirmek için harp açıyorlar. Kazanıyorlar harbi, zorla esrar sokuyorlar. Çinlilere ve zorla esrar içiriyorlar. Bunlara Opium Savaşları yani esrar için savaşlar deniyor. Bunlar çok eski devirlere ait hikâyeler değil. 19. asırdan bahsediyorum, 20. asrın başından bahsediyorum. Mesela İndiana Senatörü Albert Beveridge'in 1890'larda Senato'da, Amerikan Senatosunda bir konuşması var;

“Köksüz medeniyetlerin ve çürüyen ırkların daha asil ve daha zinde, daha doğurgan insan tiplerinin, üstün medeniyetlerinin önünde kayboluşu.”

diye anlatıyor tarihi.

Charles Cochrane… Cochrane Vakfı filan Amerika’da. Mississipi Senatörü bu cumhuriyeti kuran baş eğmez ırktan bahsediyor. Ve dünyanın ari ırklar tarafından fethedileceğini anlatıyor. Yani dolayısıyla Hitler bunların sonuncusu ilki değil

HP: Yanı ırkçılık Hitler’den çıkmadı, Hitler ırkçılıktan çıktı.

İÖ: Çıkmadı evet. Hitler sonuncusu.

1891’de Frank Baum, Aberdeen Saturday Pioneer Gazetesinde -ki kendi gazetesi bu- şunları yazıyor. Bu adam meşhur bir adam siz de hatırlayacaksanız, bütün seyirciler de hatırlayacaklar. Meşhur Oz Büyücüsü vardır ya onun yazarı. Bu adam diyor ki, “Pioneer’in daha önce de açıkladığı gibi bizim güvenliğimiz yerlilerin tamamen itlafı ile mümkündür.” İtlaf kelimesini kullanıyorum burada ki haşere için kullanılır. Onun kullandığı kelime İngilizce “exterminate”, itlaftır birebir.

ABE: Yani, yok etmek diyor.

İÖ: Yok etmek ama katliam demiyor, itlaf diyor.

ABE: Yani biz itlafı köpekler için filan kullanırız

İÖ: Hamam böcekleri için kullanırız ama işte. “Onlara asırlar boyu haksızlık yaptıysak ne için? Medeniyetimizi korumak için. Bir haksızlık daha yapalım ve bu ehlileşmeyen, ehlileşmeyecek yaratıkları dünya yüzünden silelim.”

HP: Tarih kaç demiştiniz hocam?

İÖ: 1891. 19. asrın sonu. 20. asrın başına yaklaşıyoruz.

Setif Katliamı var 1945. Cezayir, 45 bin Cezayirliyi öldürdüler diyor. Fransa hayır 45 bin kişiyi öldürmedik topu topu 25 bin kişiyi öldürdük diyor. Silahsız halk üzerine ateş açıyorlar. Paris’te bu 45’ten sonra, bir gece 300 Arap ölü bulunuyor. Tesadüfe bakın, hepsi aynı anda ölüveriyor adamcağızların. Ve 23 Şubat 2005’te, bu daha da eğlenceli, bir kanun çıkıyor Fransız Parlamentosu’ndan. Çocuklara, her kademede gençlerimize, Fransa’nın, özellikle Kuzey Afrika ve dünyanın diğer taraflarına nasıl medeniyet getirdiğimizi anlatmamız lazım diyor. Nasıl medeniyet getirdiği de bu rakamların içinde var. Neyse, Fransız Anayasa Mahkemesi kanunu kadük hale getirdi, kaldırdı, yürürlükte değil şu anda. Bu Setif Katliamı vesaire 31 Ocak 2006 tarihinde deklasifiye ediliyor. Yani yürürlüğe girme imkânı da kalkıyor.

Dolayısıyla bu fikirlerden Hitler doğuyor, Hitler’den doğmuyor bu fikirler. Bu fikirler zaten var.

ABE: Bizde ırk deyince?

İÖ: Bizde ırk deyince, atlayayım biraz, yoksa epey hazırlığım var bu konuda. Mesela Atsız Bey, Nejdet Sançar Bey, “biz ırkçıyız ama laboratuvar ırkçısı değiliz” derler. Şimdi Hitler filan gülerler bu işe. Irkçıyım diyen herkes güler. Onlar milleti kastediyorlar aslında bugünkü anlamda.

ABE: Zaten Atsız’ın 33 veya 34’de Orhun dergisinde bir yazısı var başlık “Millet eşittir Irk” veya “Irk eşittir Millet”

İÖ: Evet, yani Mehmet Akif de “Kahraman ırkıma bir gül” dediği zaman her halde DNA’dan bahsetmiyordu. Zaten DNA’nın ne olduğunu ikisi de bilmiyordur. Fakat 1930’lar, 1940’lar filan dört kol çengi. O işlerin yani Avrupa ırkçılığının zirveye çıktığı yıllar. Bizimkiler bir türlü onlar gibi olmamışlar. Tam tersine, biliyorsunuz herkes biliyor İmparatorluk çatırdıyor. Yani 19. asır şanlı geçmişimizle biz övünürüz, Türkçüler övünürler şanlı geçmişiyle. Ama 19. asır şan ve şerefe çok da dâhil değildir! Sanki şimdi bizim nevzuhur Osmanlıcılar daha çok, işte Vahdettin döneminin şan ve şerefini arar gibiler. Pek şanlı ve şerefli dönemler değil onlar bildiğiniz gibi. Onlar şu kadar asırlık anayurdumuzun, Rumeli’nin, mesela, elimizden çıktığı yıllar. Şimdi o çöküş dönemini, vatanın bitiş dönemini kurtarma çabaları var. Bir Osmanlıcılık çıkarılıyor. Bu, Fransız İhtilali’ne de uyuyor kimindi bu? Bican bilir.

Türk, Musevi, Rum, Ermeni
Gördük bu rûz-ı rûşeni.

Böyle marşlar var, millet sisteminden vazgeçiliyor. Ondan sonra olmuyor, Hristiyan tebaa şakır şakır ayrılıyor. Osmanlıcılık tutmuyor. O zaman İslamcılık yapalım diyorlar. İslamcılık da tutmuyor biliyorsunuz. Arnavutlar ayrılıyor. Araplar Birinci Dünya Harbi’nde, devlete karşı yürüyorlar filan. Sonunda çare kalmıyor. Geriye kala kala kala Türklük kalıyor. Ve işte Yusuf Akçura’lar, Ziya Gökalp’ler ve Cumhuriyet, Türklük temeli üzerinde kuruluyor. Bu temel başlarda belli, İnönü de sıkı Irk lafları ediyor o tarihlerde. Sonradan akıllarına geliyor Irkçılık Turancılık diye dava açmak. Mesela Atatürk’ten sonra 1940 yılında Cumhuriyet Halk Partisi Konferansları var. Bunun birinci konferansında Agop Dilaçar’ın Türk Dil Kurumu’ndan Agop Dilaçar’ın, çok enteresan bir ifadesi var: “Türkçülük”, diyor Dilaçar, “ırkçı olmadığı için noksandı. Kemalizm ona ırkçılığı ilave etmiştir.” Tabii bu Kemalizm’den Atatürk’ün pek de haberi yok.

Ulus’ta bir başyazı var. Ulus biliyorsunuz o tarihlerde Cumhuriyet Halk Partisi’nin resmî yayın organı gibi. Hangi tarihler? 1940’lardan bahsediyorum. Başyazının başlığı şu: ‘Türkiye dünya ırkçılığında yerini almalıdır.’ İstiklâl Marşı’nda, Harbiye Marşı’nda, ‘muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur’, 10. Yıl Marşı’nda bol bol ırk lafı var. Ama bizim yayınlarda hiçbir zaman arî ırk hikâyesi yok. Neden? Çünkü ırkı millet olarak kullanıyorlar. Bican’ın dediği gibi Atsız ‘Irk eşittir Millet’ diyor ve öyle kullanıyorlar o tarihlerde. Bir şaşkınlık ama millet yıllarca cemaat anlamında kullanılmış bizde: Katolik milleti, Protestan milleti, Yahudi milleti, Müslüman milleti şeklinde kullanılmış. Cemaat karşılığı aslında. Cemaatin asıl anlamı bir kilisenin mensupları. Ayrı bir kilisenin ayrı bir din teşkilatının mensupları diye anlaşılmış.

Evet, İnönü’nün de sözleri var. En çarpıcısı belki Hamdullah Suphi’nin. 23 Nisan 1925’de Türk Ocakları’nın 2. Kurultayı toplanıyor. Kurultay’dan sonra yeni seçilen yönetim kurulu olarak İsmet Paşa’ya gidiyorlar. Onlara hitaben İsmet Paşa’nın bir konuşması var. Konuşmayı İsmail Acar’ın “Cumhuriyetin kurucu fikri Türk Milliyetçiliği” adlı kitabın 23. sayfasında bulabilirsiniz. İnternette var kitap. İnönü’nün konuşması şöyle:

“Sizi bir ocaklı kalbiyle selamlamış olmakla bilistifade birkaç söz söylemek isterim bunu gerek dâhilde, gerek hariçte söylemek için artık vehmedecek bir nokta-i endişemiz yoktur. Milliyet yegâne birleşme vasıtamızdır. Diğer anasır Türk ekseriyeti karşısında bir etkiye sahip değildir. İlkemiz, Türk vatanı içinde bulunanları behemehâl Türk yapmaktır, Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız. Vatana hizmet edecek olanda arayacağımız her şeyden önce o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.”

Yıl 1925. Oradan öne doğru sarın, şimdi, 19 Mayıs 1944 nutkuna gelin. Onun sebepleri incelenebilir tamamıyla. Zaten Atatürk’ten sonra Türkiye’de 180 derece bir çark var. Ders kitapları değişiyor, tarih kitapları değişiyor. Efendim, Yunanca ve Latince dersler konmaya başlanıyor. Atatürk’ün radyo konuşmalarında ısrarla ‘Büyük Türk Milleti’ diye hitap etmesine karşılık, 1944’den sonra İsmet İnönü ‘Aziz vatandaşlarım’ı tercih ediyor. Sonuna kadar da öyle hitap etti. Rahmetli Mustafa Kafalı hoca bunun taklidini yaparak söylerdi Allah rahmet eylesin.

HP: Ama tabii Lozan’daki İnönü de, 1925’teki İnönü de tam ve kâmil anlamıyla Türk Milliyetçisi olarak görünüyor. 1944’e geldiğinde, dediğiniz gibi farkın incelenmesi gerekiyor. Hatta 1944’te Irkçılıkla suçlanan, bugün bile ırkçı deyince ilk akla gelen Atsız hoca rahmetli, ilk defa 1970’te Ötüken’in 104. sayısında yayınlanan, sonra Türk Ülküsü kitabında da yer alan ‘Türkçülük ve Siyaset’ makalesinde diyor ki: “Türkçülük ancak ve yalnız bütün Türkler için olan bir milliyetçilik davasını ülkü edinir. Türkler ise Türk soyundan gelenlerle Türk soyundan gelmişler kadar Türkleşip kendini o soya bağlayan ve beyninde hiçbir yabancı ırk düşüncesi bulunmayan fertlerin topluluğudur.”

İÖ: Buradaki ırk da millet demek işte. Yani beyninde başka ırk düşüncesi olmayan ne demek?

HP: Başka bir bağlılığı yok.

İÖ: Amerikan vatandaşlık yemininde de hiçbir başka prense, millete bağlılık hissetmeyeceğim diye yemin ediliyor. Prens, burada egemen, hükümdar demektir.

HP: Tam ve kâmil anlamıyla ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ yaklaşımıdır bu. Değil mi Bican Hocam?

ABE: Tam öyledir zaten. Atsız da Nejdet Sançar da son yazılarında bu ırk kavramına yüklenen kötü anlamdan dolayı ırk yerine soy kelimesini kullanmayı tercih ettiler.

HP: Ekleyeceğiniz başka bir şey var mı İskender Hocam?

İÖ: Vallahi Türkçülük Irkçı mıdır veya nedir, diye sorulduğunda kavramların sahipleri vardır demek lazım. Türkçülüğün sahibi de herhalde her şeyden önce Gökalp’tir. Gökalp, “ırk atlarda olur” diyor. Gökalp bilir bu işleri, veteriner çünkü. Mehmet Akif gibi o da veteriner. Veteriner deyip geçmeyin, çünkü stratejik bir alan o tarihlerde veterinerli

Yorumlar