deneme 120


"Sen bütün çiçeklerin annesi
Çok eskiden gelen şifacı bir şaman
Ben her yerin yabancısı
Nerde olsam sen varken her şey tamam"


İstanbul’da önlerine gelen yerde otel yapmaya özeniyorlar,adı da turizm hizmeti... 1700 yıllık dünya başkenti,bağrındaki ana meydana kadar pervasızca yüklenen bu iş bitiricilere nasıl dayanacak bilinmez

Bizim hedefimiz iç turizm değil, yabancı müşteriler
Bu yüzden logomuz da medusa figürünü kullandık



Gambiya "Atlantik Okyanusu kıyısı hariç ülke tamamen kendisinden yüzölçümü olarak yirmi kat daha büyük olan Senegal tarafından çevrilidir. Ülke yanlış bir düşünce olarak Enclave, tamamı yabancı topraklarla çevrilmiş bir bölge olarak tanımlanmaktadır ancak bu terimin anlamını bire bir vermektedir. Ülkenin dünya üzerindeki devletler arasında bakıldığında ilginç bir sınır hattı vardır. Bu sınırın oluşmasının gerçek sebebi, İngilizlerin bu bölgeye işgal nedeni ile geldiklerinde, Gambiya Nehri'nin gemi ile ilerleyebildikleri bölgelerde, gemilerinden attıkları topların gittiği en son mesafesine göre sınır hattının belirlenmiş olmasıdır.

Gambiya 80 km'lik bir kıyı kesimine sahiptir. Ülke genelinin %11,5'lik bir alanına denk gelen 1.300 km² bir alanı sulak alan konumundadır. Ülkenin tam ortasında geçen ve ülkeye ismini veren Gambiya Nehri'de tüm kolları ile birlikte sulak alanlar içerisinde çoğunluğu oluşturmaktadır."

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü tarafından restore edildikten sonra ocak ayında açılışı yapılan tarihi Şile Deniz Feneri, müze olarak turizme kazandırılacak.Sultan Abdülmecit döneminde 1859 yılında inşa edilen Şile Deniz Feneri, ilk olarak Kırım Harbi sırasında Karadeniz'den İstanbul Boğazı'na giriş yapan gemilere yol göstermek amacıyla kullanıldı.Fener, deniz seviyesinden 60 metre yükseklikteki kayalıklar üzerinde, 110 santimetre kalınlığında kesme taştan 19 metre yüksekliğinde bir kuleye sahip. Toplam 140 metre taban alanı da olan fener, 163 yıldır aktif olarak denizcilere yol gösteriyor.Şile Belediye Başkanı İlhan Ocaklı, AA muhabirine, fenerin Sultan Abdülmecit döneminde 3 yıllık inşanın ardından 1859 yılında faaliyete geçtiğini söyledi.Şile Feneri'nin açık havada ışığını 21 mil uzağa ulaştırabildiğini ve sekizgen yapıda olduğunu belirten Ocaklı, "İstanbul'dan çok rahat açık havada o ışık görülebiliyor. İlk yapıldığı tarihlerde üç fitilli lambalarla ve gaz lambalarıyla aydınlatılmış. Daha sonra 1968 yılında elektriğe geçmiş." bilgisini verdi.Şile Deniz Feneri'nin kendileri için bölgenin önemli bir tarihi sembolü olduğunu, restorasyon çalışmalarının 27 Ocak 2020'de Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü tarafından başladığını ifade eden İlhan Ocaklı, şöyle devam etti:"17 Ocak'ta açılışını gerçekleştirdik. Önümüzdeki günlerde de burayı bir müze olarak kullanmak gibi bir niyetimiz var. Çünkü Şile denizcilikle uğraşan bir ilçe. Biz de fenerin ruhuna uygun bir şekilde o günden bugüne gelen bütün aydınlatma araçları, bütün gereçler, alet edevat ne varsa onları burada sergilemek niyetindeyiz."-"Dünyadaki aktif en büyük ikinci deniz feneri"Ocaklı, Şile Feneri'ni turizme kazandırmak istediklerini dile getirerek, şöyle devam etti:"Bu, Türkiye'de aktif olan en büyük, dünyada ise ikinci büyük fener. Bunu gelen bütün yerli, yabancı turistlere göstermek istiyoruz. Bu da turizm için önemli bir değer. Şile yazlık bir mekan. İnanılmaz bir nüfus alıyoruz. Bu bölge deniz manzarası ve hakim tepesiyle tarihi anlamda çok önemli bir değer. Aynı zamanda Şile, İstanbul'un en eski, Cumhuriyet'le yaşıt bir ilçesi. 787 kilometrekarelik arazi bütünlüğüyle Anadolu Yakası'nın en büyük arazisine sahibiz."Ocaklı, Şile'nin aynı zamanda büyük bir ormanlık alana sahip olduğunu ve 72 kilometre sahil hattının bulunduğunu anlattı.Bölgede ikamet eden ile yaşayan nüfus arasında rakamsal açıdan ciddi farklar olduğunu belirten Ocaklı, "Tabela nüfusumuz 41 bin ama yaşayan 250 bine yakın bir nüfusla burada hayatı ikame ediyoruz. Özellikle mayıs ve eylül aylarında 1-2 milyon arasında bir nüfusa ev sahipliği yapıyoruz. Bu rakamlar dikkate alındığında bununla orantılı bir ziyaretçi sayımız da mevcut hale geliyor." şeklinde konuştu.

17 Ekim 1951 tarihinde dönemin Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri tarafından onaylanmasıyla bugünkü imam hatip okulları resmi olarak açılmıştır.İlk kurulan okul İstanbul İmam Hatip Lisesi olurken, onu 6 okul daha takip etti. Aynı yıl, İstanbul, Ankara, Konya, Adana, Isparta, Kayseri ve Kahramanmaraş'ta ilk imam hatip okulları açıldı."1969 yılında da Isparta'da ilk kız imam hatip okulunun temeli atıldı."
 İsmet İnönü döneminde 1948'de hayata geçirilen ve bir bakıma Demokrat Parti döneminde açılacak imam-hatip okullarının prototipi denilebilecek İmam-Hatip Yetiştirme Kursları'dır.
İmam Hatip Mektepleri

Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun din görevlisi eğitimini düzenleyen 4. maddesi medreselerin kapatılmasına karşılık, imamlık ve hatiplik gibi dini hizmetlerin görülebilmesi için ayrı okullar açılmasını öngörüyordu. Kanunda öngörülen bu okullar, 1924 yılında İmam Hatip Mektepleri adı altında 29 merkezde açıldı. Okullar, 4 yıllık ortaöğrenim seviyesinde idi. Bu okulların müdürleri özel bir din eğitimi görmemişlerdi. Daha çok, deneyimli eğitimcilerdi ve amaçları Cumhuriyet’e bağlı aydın din adamları yetiştirmekti. Ders saatlerinin çoğu bilim ve yabancı dil dersleriydi ve dinle ilgili dersler ikinci plandaydı. İmam Hatip Mektepleri 1930’da devlet tarafından aşırı ilgisizlik, ödenek göndermeme vd. nedenler baş amil olmakla beraber; öğrenci azlığı(!) nedeniyle kapatılmıştır. 1930-1950 yılları arası ülkemizde ‘Din Eğitimi’ adına tam bir ‘Fetret Dönemi’ sayılır.

İmam Hatip Kursları

1949 yılında ortaokul mezunu, askerliğini yapmış kimselerin alındığı 10 ay süreli İmam Hatip Kursları açılarak din hizmeti görevlisi yetiştirme uygulaması başladı. 1949 sonuna kadar 50 kişinin mezun olduğu bu kursların süresi daha sonra iki yıla çıkarıldı ve meslek okulu mezunlarının da kurslara girmesine imkân verildi.

İmam Hatip Okulları

1950 seçimlerinden sonra iktidara geçen Demokrat Parti, seçim dönemlerinde söz vermiş olduğu İmam Hatip Okulları’nı (İHO), halka verdiği sözü tutarak iktidarının ilk yılında açtı. Birinci devresi 4, ikinci devresi 3 yıl olan 7 yıl süreli ve bir bütün teşkil eden İmam Hatip Okulları 1951-1952 döneminde 7 ilde açıldı. 1963-1964 öğretim yılında İmam Hatip Okulları’na ilk defa parasız yatılı öğrenci alınmaya başladı.

Bence yabancı dil Türkiyede çok iyi, oyun hilesi gibi iş bulmak için yabancı dil çok destekleyici bir faktör, ben öğrenciyken Karadeniz bölgesinde Arapça tercümanlığı ve turizm rehberliği yaptım çok iyi para kazandım, ve şimdi ihracat şirketleri özellikle Rusça Arapça Fransızca bilene iyi fırsatlar sunuyor, eğer Killisteyseniz Arapça ve İngilizce, mülteci derneklerinde iş bulmak zor değil maaşları çok iyi

Benimki yazı değil kazıymış..   


Türk Modeli (Atatürk Modeli)
“Tam bağımsızlığı sağlayabilmek için tek gerçek güç, en güçlü temel kesinlikle ekonomidir. Ekonomi savaşı sürüyor, uzun sürecektir, ama bunu da kesinlikle kazanacağız.” (Atatürk, 17 Şubat 1923, İzmir)
1 doların 14 TL'ye dayanması, fiyatların sürekli yükselmesi, marketlerde temel tüketim mallarının kotayla satılmaya başlanması, bazı illerde ekmek kuyruklarının oluşması üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan çareyi “ekonomik kurtuluş savaşı” ilan etmekte buldu. Son günlerde, bu ekonomik kurtuluş savaşının “Çin Modeli”yle kazanılacağı söylenmeye başlandı. Ancak bu topraklarda başarıya ulaşmış en büyük ekonomik kurtuluş savaşı, “Kemalist Ekonomi Modeli” diye adlandırılan “Türk Modeli” (Atatürk Modeli) ile kazanıldı.

KEMALİST EKONOMİ MODELİ

Atatürk, dünyanın o zamana kadar bilinen ekonomik sistemlerine bağlı kalmadan, Türkiye gerçeklerine dayanarak, Türk milletinin istek, arzu, ihtiyaç ve yeteneklerine uygun, akılcı bir ekonomik model geliştirdi. Kısaca “hızlı ve dengeli ekonomik kalkınma” diye adlandırılabilecek bu modelle 15 yılda önemli bir ekonomik başarı elde edildi. “Kemalist Ekonomi Modeli” diye adlandırılan bu “Türk Modeli” birçok az gelişmiş ülkeye de örnek oldu.

“Kemalist Ekonomi Modeli”nden ilk söz eden Prof. Dr. Mustafa Aysan, Atatürk'ün ekonomik kalkınma alanında “dehasının ışıklarını yansıtan bir ekonomik kalkınma modeli gerçekleştirdiğini, uyguladığını ve büyük ekonomik sonuçlar aldığını” belirtiyor.

“Kemalist Ekonomi Modeli”, her şeyden önce “ekonomik bağımsızlığı” esas alır. Siyasi bağımsızlığın ekonomik bağımsızlıkla kalıcı olacağını savunur. Mümkün olduğunca az dış borçla daha çok ulusal kaynaklarla hızlı ve dengeli kalkınmayı amaçlar. Prof. Aysan'a göre bu model 4 denge üzerine kuruludur: 1. Bütçe dengesi, 2. Kaynak-harcama dengesi, 3. İthalat-ihracat dengesi, 4. Devlet-özel teşebbüs dengesi…

Peki, Cumhuriyeti kuranlar nasıl bir ekonomik kurtuluş savaşı verdiler? Bu savaşı kazanmak için neler yaptılar?

İzmir İktisat Kongresi: (17 Şubat- 4 Mart 1923)
Türkiye, Lozan Konferansı'nda tam bağımsızlık istiyordu. Bunun için önce kapitülasyonların kaldırılması gerekiyordu. Fakat İsmet Paşa, Lozan'da kapitülasyonların kaldırılmasını istediğinde İngiltere ve özellikle Fransa buna karşı çıktı. Görüşmeler tıkandı. Şubat 1923 başında Lozan Konferansı kesintiye uğradı.

Atatürk işte o koşullarda bir ekonomik kurtuluş savaşı başlattı. Hem ekonomik bağımsızlığa ne kadar kararlı olduklarını herkese göstermek, hem de ekonomide yapılacakları belirlemek için İzmir İktisat Kongresi'ni topladı.

İzmir İktisat Kongresi için her ilçeden 8 delegenin seçilmesi istendi. Delegeler çiftçi, tüccar, sanayici, işçi olmak üzere 4 grupta 1135 kişiden oluşacaktı. Ayrıca milletvekillerinden de 100 delege seçilecekti. Delegeler kongrede yeni Türkiye'nin yeni ekonomik programını belirleyecekti.

Atatürk, emperyalizmin kapitalist baskısından kurtulup ekonomik bağımsızlığı gerçekleştirmeden siyasal bağımsızlığın kalıcı olmayacağını düşünüyordu. Bu gerçeği İzmir İktisat Kongresi'nin açış konuşmasında açıkça ifade etti. “Tam bağımsızlığı sağlayabilmek için tek gerçek güç, en güçlü temel kesinlikle ekonomidir. Ekonomi savaşı sürüyor, uzun sürecektir, ama bunu da kesinlikle kazanacağız” dedi.

Ekonomi Bakanı Mahmut Esat Bozkurt da konuşmasında, “Yeni Türkiye”nin ekonomi politikasının mevcut ekonomi politikalarıyla açıklanamayacağını, hiçbir iktisat okuluna bağlı olmayan yeni Türk ekonomisinin, “Yeni Türkiye İktisat Okulu” adıyla kendi iktisat okuluna bağlı “Karma Ekonomi” olduğunu söyledi.

17 Şubat 1923'te, İzmir Banka Han'da toplanan kongre 16 gün sürdü. Kongrede çiftçi, tüccar, sanayici ve işçi kesimlerini temsil eden 1135 delege toplam 288 maddeden oluşan kararlar aldı. Bu kararlar hem hükümete iletildi, hem de kitap olarak bastırılıp halka dağıtıldı. Kongrede, özel teşebbüse geniş bir hareket alanı bırakıldı. Devlet-özel teşebbüs dengesinin özel teşebbüs lehine olduğu bir Karma Ekonomi anlayışı benimsendi.

Siyasal kurtuluş savaşı nasıl ki Erzurum ve Sivas kongreleriyle başlatılmışsa ve bu kongrelerle “Misak-ı Milli” oluşturulmuşsa, ekonomik kurtuluş savaşı da İzmir İktisat Kongresi'yle başlatıldı ve sonunda 12 maddelik “Misak-ı İktisadi” oluşturuldu.

Yarım kalan Lozan Konferansı, İzmir İktisat Kongresi'nden sonra yeniden toplandı. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması'nın 28. maddesi ile kapitülasyonlar tamamen kaldırıldı. Böylece ekonomik bağımsızlık sağlandı.

İzmir İktisat Kongresi sonrasında, 1923-1933 arasındaki 10 yıl içinde Türkiye'de sağlam bir ekonomik altyapı oluşturulmaya çalışıldı. Ancak 1927'deki Teşviki Sanayi Kanunu'na rağmen özel teşebbüs, istenilen ekonomik kalkınmayı gerçekleştiremedi. Bu sırada 1929 Dünya Ekonomik Buhranı patlak verdi.


Ulus Gazetesi, 15. Yıl İlavesi, 1938, (Kapak)

Devletçilik ve I. Beş Yıllık Sanayi Planı
1929 Dünya Ekonomik Buhranı sonrasında Türkiye'de, -Lozan gereği- korumacı önlemler alınabilmesi ve tarımdan sanayiye yönelme zorunluluğu, yeni bir ekonomik politikanın gündeme gelmesini sağladı. Böylece 1930'dan itibaren ekonomide “Planlı Devletçilik” uygulamasına geçildi.

Atatürk, 1935'te bizdeki Devletçiliği şöyle tanımlıyordu: “Türkiye'nin uyguladığı Devletçilik sistemi, 19. yüzyıllardan beri Sosyalizm teorisyenlerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu Türkiye'nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye'ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin özel faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak memleket ekonomisini devletin eline almak… Bizim takip ettiğimiz bu yol liberalizmden başka bir yoldur.” (Afet İnan, Devletçilik İlkesi, Ankara, 1972, s.15)

Devlet, bir taraftan imtiyazlı yabancı şirketleri satın alıp millileştirirken, diğer taraftan özel teşebbüsün gücünün yetmediği ölçekte büyük sanayi yatırımları yapmak için 5 yıllık sanayi planları hazırladı.

Planlı Devletçi sanayileşme için ilk adım 1929'da atıldı. Hükümet, Haziran 1929'da, Ali İktisat Meclisi'nden, “Türkiye'nin İktisadi Programı”nı hazırlamasını istedi. Bu doğrultuda İktisat Vekili Şakir (Kesebir) başkanlığında bir komisyon kuruldu. Şakir Kesebir, hazırladığı “İktisadi Vaziyetimize Dair Rapor” başlıklı planını, Mart 1930'da Başbakanlığa sundu.

Cumhurbaşkanı Atatürk de 1930 sonu 1931 başında, SCF denemesinin hemen ardından çıktığı bir yurt gezisinde gittiği yerlerde gördüğü ekonomik sorunları tutanak yazıcılarına not ettirdi ve bu notlara dayalı olarak hazırlanan raporları başbakana ve diğer yetkililere ulaştırdı.

22 Nisan 1930'da “Birinci Sanayi Kongresi” toplandı.

Hükümet, 12 Nisan 1930'da 69 maddelik bir “İktisadi Program” hazırladı. 21 Mayıs 1930 tarihinde TBMM'ye sunulan bu program kabul edilmese de sonraki sanayileşme planlarına temel oluşturdu.

1930'ların başında Sanayi Umum Müdürü A. Şerif Önay, “Türkiye Milli İktisadi ve Sanayi Meselesi Hakkında Bir Mütalaa” başlıklı rapor hazırladı. Raporda özel sermayenin yapamayacağı işlerin devlet işletmeciliği biçiminde yapılması önerildi.

1933'te Ali İktisat Meclisi, “Türkiye'de Sanayi Nasıl Teessüs ve İnkişaf Edebilir” başlıklı bir rapor hazırladı.

Başbakan İsmet (İnönü) başkanlığında kalabalık bir Türk heyeti, 25 Nisan- 10 Mayıs 1932 tarihleri arasında Sovyet Rusya'yı ziyaret etti. Bu heyet, Sovyetlerin Merkezi Planı'nı ve bu plan doğrultusunda yaptıkları fabrikaları gezdi. Heyet, sanayileşme konusunda Sovyetler'den yardım istedi. Sovyetler Birliği Proje Tröstü Müdürü İktisatçı Prof. Orloff başkanlığına bir Sovyet proje heyeti 12 Ağustos 1932'de Türkiye'ye geldi. 1934'te, Moskova'da, “Türkstory” adlı bir Türk-Sovyet ortak ajansı kuruldu. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği arasında 21 Ocak 1934'te “Sekiz Milyon Amerikan Dolarlık Kredinin Tahakkukuna Dair Protokol” imzalandı. Bu kredi faizsizdi ve mal karşılığı geri ödenebilecekti.


1923-1938 arasında kurulan fabrikalar ve demiryolları. (Ulus Gazetesi, 15. Yıl İlavesi, 1938.)

Sovyet ve Türk uzmanlar çeşitli gruplara ayrılarak İzmir ve Adana gibi pamuk üretim alanlarını, Sarayköy, Denizli ve Burdur gibi ev dokumacılığının gelişmiş olduğu bölgeleri, fabrikaların kurulması planlanan Eskişehir, Konya, Malatya, Kayseri, Nazilli ve Ereğli civarını, iki ayı aşkın bir sürede gezip incelediler. Kısa süre içinde çalışmalarını tamamlayan Sovyet uzman heyet, 1933'te hükümete, çeşitli üretim dalları konusunda “Türkiye Pamuk, Keten, Kendir, Kimya, Demir Sanayii” başlığını taşıyan bir rapor sundu. Hükümet, diğer raporlarla birlikte daha çok bu rapordan yararlanarak “I. Beş Yılık Sanayi Planı”nı hazırladı.(1933)

“I. Beş Yıllık Sanayi Planı”na göre ülkede dokuma, maden, kâğıt, seramik ve kimya sanayi kurulacaktı. Ülkenin değişik yerlerinde 20 fabrika kurulması planlandı. Fabrikaları kurma görevi Sümerbank'a verildi. Beş yıl içinde bu fabrikalardan 16'sı kuruldu. Kalan fabrikalar da 1940'larda işletmeye açıldı.

1935'te maden sanayi için MTA ve Etibank kuruldu. 1936'da Ankara'da “İkinci Sanayi Kongresi” toplandı. Bu kongreye sunulan raporlara göre “II. Beş Yıllık Sanayi Planı” hazırlandı. Bu plana göre ülke genelinde 100 fabrika kurulmasına karar verildi. “II. Beş Yıllık Sanayi Planı”, II. Dünya Savaşı nedeniyle uygulanamadı. Bu sırada 1937'de “Üç Yıllık Maden Programı” hazırlandı. 1938'de de 1937 tarihli “Üç Yıllık Maden Programı”nı da içeren “İkinci Dört Yıllık Sanayi Planı” hazırlandı. Bu planlar tamamen olmasa da kısmen uygulandı.

Atatürk, ekonomik kurtuluş savaşı için bir taraftan üretirken, diğer taraftan tasarruf etmek gerektiğinin farkındaydı. “En yüksek ölçüde tutumluluk ulusal amacımız olmalıdır” diyerek 18 Aralık 1929'da kendi himayesinde “Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti”ni kurdu. Bu cemiyet yerli malı haftaları düzenleyerek, yerli malı sergileri açarak, “İktisat ve Tasarruf Dergisi” çıkararak yerli malı kullanımını özendirdi. 1933'te milletvekilleri, maaşlarının % 30'unu hazineye bağışlamayı kabul ettiler. Böylece milletvekili maaşları 500 liradan 350 liraya indi. Çankaya Köşkü'nde çay ve kahve ikramı bile kaldırıldı.

Türkiye, “Kemalist Ekonomi Modeli” diye adlandırılan “Türk Modeli” sayesinde 15 yılda fabrikalarını kurdu, demiryollarını yaptı, tarımını geliştirdi, madenlerini çıkarıp işledi. Üreten Türkiye, dışa bağımlı olmaktan kurtuldu. 1923'te buğday ve kumaş ithal eden Türkiye, 1938'de buğday ve kumaş ihraç ediyordu. II. Dünya Savaşı öncesinde Türkiye, Sovyetler Birliği ve Japonya ile birlikte dünyada en hızlı sanayileşen üç ülkeden biri oldu. (Suna Kili, Atatürk Devrimi, Bir Çağdaşlaşma Modeli, 5. Bas., İstanbul, 1995, s. 263-264. Firdevs Gümüşoğlu, Ülkü Dergisi ve Kemalist Toplum,  İstanbul, 2005, s. 248-249)

Ekonomik Kurtuluş Savaşı Nasıl Olur?
Öyle lafla ekonomik kurtuluş savaşı olmaz. Nasıl mı olur? Bakın Atatürk'e! Türkiye'nin başarıya ulaşan ilk ekonomik kurtuluş savaşının mimarı Atatürk, ekonomide de ortak akıldan yararlandı; işçi, çiftçi, tüccar ve sanayicilerin katıldığı İzmir İktisat Kongresi'ni topladı. Sanayi kongreleri düzenledi. Böylece ekonomik kurtuluş savaşının temel ilkelerini belirledi. Ekonomik bağımsızlık için kapitülasyonları kaldırdı. Halkın ayağına giderek halkın ekonomik durumumu yerinde gördü. Sorunlara çözümler üretilmesini sağladı. Ekonomide yerli yabancı uzmanlardan yararlandı. Yurt genelinde ekonomik araştırmalar yaptırdı, ekonomi raporları hazırlattı. “Karma Ekonomi”, “Planlı Devletçilik”, “Beş Yıllık Sanayi Planları”, “Üç Yıllık Maden Programı” gibi ekonomik uygulamalarla özgün çözümler geliştirdi. Fabrikalar kurdu. “İktisat ve Tasarruf Cemiyeti”ni kurup yerli malı kullanımını özendirdi. Devlet-
özel teşebbüs dengesiyle sadece 15 yılda, üreten ve kendi kendine yeten bir Türkiye yarattı.

Peki ya şimdi? Bugün “ekonomik kurtuluş savaşı veriyoruz!” diyenlere soruyorum: Hani sizin iktisat kongreniz? Hani sizin sanayi kongreleriniz? İşçileri, çiftçileri, tüccarları, sanayicileri dinlediniz mi? Neden halka gidip halkın durumunu gözlerinizle görmüyorsunuz? Hani sizin yurt genelinde ekonomik araştırmalar yapan uzmanlarınız? Hani hazırlattığınız ekonomik raporlar? Hani kalkınma planlarınız? Hani kuracağınız fabrikalar? Hani tasarruf tedbirleriniz?

Lafla ekonomik kurtuluş savaşı olur mu?




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Araplar Osmanlı'ya İhanet Etti mi?

Hükümetler Tarafından Gerçekleştirilen Tarihin En Büyük Altın Soygunları

Arizona Uçak Mezarlığı