deneme 132

"bir de bu edebiyatçılar aysel gürel'i şairden saymazlar.
oysa bunların çoğundan daha güçlü bir şairdir aysel gürel.
o şarkı sözlerini nasıl yazdığını bilenler bilir.
hiçbir yerden esinlenmez ve çok kısa sürelerde yazıp bitirir.
o muhteşem sözleri yazmak değilse nedir ki şairlik?"

“Bırak hakikat incitsin seni, bir yalan avutacağına. Bırak, kendin olduğun için sevmesinler, başkası olduğun için alkışlayacaklarına.”
Şiir  

"Yakala geceyi saçaklarından / Ölü bir ozanın dudaklarından
Carpe Noctem

“Ölürsem, benim için ağıt yazabilecek bir insan tanıyorum."

Islığında bir kayıtsız nihâvend
Bırak, üstlerinde bir mâvi tülbend
Rabbiyle baş başa Ebû Leheb'i

Yakala geceyi saçaklarından
Ölü bir ozanın dudaklarından
Bir teşyî mısraı kıvrılır gibi

Dudağımda öksüzse de mezamin
Bir ağıdın müştakı sen yetersin
Kimse yoksa eșarımın talibi
 Şiir 

Bir tamu karanlığı keleplenirken bozkıra 
Kehkeşenlardan YILDIZ gibi indiler. 
Tutuşturdular yeniden küllenmiş ocakları, 
Bacalardan duman duman tüttüler...  
şiir  
●Sene 1958! Adnan Menderes herkesi kendi gibi düşünmeye zorluyor, katılmayanları ise vatan haini ilan ediyor. 

●Aşık Veysel, Menderes'e evet demediği için köyüne hapsedilmiş, seyahat özgürlüğü elinden alınmıştır.

●Aşık Veysel'den vatan haini olur mu? 

●Korkmaz, dik durur ve bu şiiri yazar.

Demokrasinin budur rejimi
Vatan milletindir, kim kovar kimi
Sıkma savcıları, kovma hakimi
Şekavet yok, adalet var bu yolda

Radyo denilen milletin malı
Neşriyatlar tarafsızca olmalı
Hakimiyet milletindir bilmeli
Esaret yok, hep millet var bu yolda

Manasız mantıksız Vatan Cephesi
Vatan milletindir bu neyin nesi
Maksat Menderes'in seçim dalgası
Menderes yok, memleket var bu yolda

Milletsiz bir devlet yoktur olamaz
Eğri bakan aradığın' bulamaz
Hiçbir parti ebediyen kalamaz
Şikayet yok, nihayet var bu yolda

Veysel söyler ama duyulmaz sesi
Doğru diyene diyorlar asi
Böyle değildi şu demokrasi
"Tahkikat" yok, hürriyet var bu yolda.


İşte "call" ile başlayan bazı İngilizce kelimelerin Türkçe karşılıkları:

1. Call - Aramak, çağırmak
2. Caller - Arayan kişi, çağıran kişi
3. Calling - Görev, meslek, iş
4. Calligraphy - Hat sanatı, güzel yazı
5. Callback - Geri arama, cevap verme
6. Callous - İlgisiz, duygusuz
7. Callow - Toy, deneyimsiz
8. Callout - Çağrı, seslenme
9. Calliper - Ayak ölçer, ölçüm aleti
10. Callisto - Satürn'ün bir uydusu
11. Calliope - Bir tür müzik aleti
12. Callosity - Sertlik, nasır
13. Callousness - Duygusuzluk, kayıtsızlık
14. Callipygian - Güzel kalçalı
15. Callipygous - Güzel kalçalı
16. Calligram - Şekilli şiir, yazı resim
17. Callisthenics - Jimnastik hareketleri
18. Callisthenic - Jimnastikle ilgili
19. Call-to-action - Harekete geçirme çağrısı
20. Call-up - Askerlik çağrısı, askere çağırma


Sebeb-i Telif
Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
yaprakla yağmurun aşkı meselâ
kim olsa serpilen coşturuyor bizi
imreniyoruz başkalarının mahvına.
Yağmur mahvoluyor çarparak
kendini parçalıyor mâşukunun açılan kıvrımında
yaprak dirimle irkiliyor nazlı ve mağrur
silkiniyor vuran her damlayla.

Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
bakıp başkasının başkayla kurduğu bağlantıya
aşka dair diyoruz ilk anı bu olmalı
ilkönce damarlarımızda duyuyoruz çağıltısını
uzak iklimlerin
kokusu gitmediğimiz şehirlerin önceden
bir baş dönmesiyle kabarıyor hafızamızda
sonra ayrılıklar düşüne dalıyoruz:
Bize ait olan ne kadar uzakta!

Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
başkalarının düşünceleriyle değil.
“Üstümde yıldızlı gök”demişti Königsberg’li
“içerimde ahlâk yasası”.
Yasa mı? Kimin için? Neyi berkitir yasa?
İster gözünü oğuştur,istersen tetiği çek
idam mangasındasın içinde yasa varsa.
Girmem,girmedim mangalara
Yer etmedi adalet duygusu
içimde benim
çünkü ben
ömrümce adle boyun eğdim.
Yıldızlı gökten bana soracak olursanız
kösnüdüm ona karşı
onu hep altımda istedim.

Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla
düşmanı gösteriyorlar,ona saldırıyoruz
siz gidin artık
düşman dağıldı dedikleri bir anda
anlaşılıyor
baştan beri bütün yenik düşenlerle
aynı kışlaktaymışız
incecik yas dumanı herkese ulaşıyor
sevinç günlerine hürya doluştuğumuzda
tek başınayız.

Diyorum hepimizin bir gizli adı olsa gerek
belki çocuk ve ihtiyar,belki kadın ve erkek
hepimiz,herbirimiz gizli bir isimle adaşız
yoksa şimdiye kadar hesapların tutması lâzımdı
hayatımıza kendi adımızla başlardık
bilmediğimiz bu isim,hesaptaki bu açık
belki dilimi çözer,aşkımı başlatırım
aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine
adımı aşkın üstüne kendim yazarım.
İsmet Özel

"uyandım
karşımda seni buldum
dosttan daha dost
güzelden daha başka"
şiir   

'Bir ömür daha lazım, vefatımızdan sonra
Çünkü bu ömrümüzü sadece umutlanmakla geçirdik' 
Şiir

Erdemli ve şehvetli sanatıyla yaratıcı ol
Bir milletin Rönesans'ı ol
Şiir

ŞAİR EŞREF (19. yüzyıl)


Divan şiirinin son dönem hiciv şairlerindendir. Sultan II.Abdülhamid’i ve devlet idaresini,devrini ,sosyal meseleleri çok sert ve acımasız bir dille hicvetmiştir.

Süleyman Nazif, Şair Eşref için “Eşref, Nef’i ‘nin yüzlerce beyitle gökyüzüne çıkardığı bir adamı, bir kıta ile yerin dibine batırır.” der.

Insanların herşeyi maddeye havale etmelerini , manevi değerlere kıymet vermemelerini şair bakın nasıl hicvediyor.

Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için

Gelmesin reddeylerim billahi öz kardaşımı

Gözlerim ebna-yı ademden o rütbe yıldı kim

Istemem ben fatiha , tek çalmasınlar taşımı

Bir hırsız Şair Eşref’i öldükten sonra da utandırmamış , mezar taşını çalmıştır.

Eylemem ölsem de kizbi ihtiyar

Doğruyu söyler gezer bir şairim

Bir güzel mazmun bulunca Eşrefa

Kendimi hicveylemezsem kafirim

ebna-yı adem:Ademoğulları

kizb:Yalan

ihtiyar eylemek: Isteyerek söylemek

mazmun:Nükteli, sanatlı, ince söz

hicveylemek:Eleştirmek

"ittihatçılar da vardı hilâl bıyıklıydılar
sustasına basılmış birer çakıydılar
mor kumrular patlıyordu câmilerden
mavzerlerin gözü dönmüştü
kara kalpaklıydılar
bir tambur kanat çırpmasın ıtrî'den
eksiksiz bütün ölmüşlerimiz ayaktaydılar
kılıçlar çekilmişti bâkî'nin gazellerinden
budin'den yaşlı sipahiler
ezan okumaktaydılar
ertuğrul gâzi mi tutmuştu
kemal paşa'nın ellerinden
oğuzlar mıydı yoksa bismillah
yeniden başlamaktaydılar.

attila ilhan"

"Âşık Sarıcakız üç evlilik yaşamıştır. Âşık Reyhanî, Âşık ihsanî ve Âşık Emircan ile gerçekleştirdiği evliliklerinin başlıca nedenleri arasında; “âşıklık geleneğini tanımak, bu geleneğin içinde yaşayabilmek, birlikte çalıp söylemek, bir kadın olarak halk şiirine katkıda bulunmak” şeklinde dikkat çekici bir açıklama yapmıştır. Evliliklerinin tek nedeninin bunlar olmadığını ve pek tabii ki severek evlendiğini de belirtmiştir; fakat, nedenler arasında bu açıklamaların da olması, konuyu örneklendirmemizde önemli bir neden oluşturmuştur. Çünkü, bir kadın olarak bu gelenek içerisinde kabul görülme isteğinin bu şekilde çözümlenmesi, toplumsal rolün çarpıcı bir örneğidir. Âşık Sarıcakız, bir kadın olarak, söz konusu gelenek içerisinde, kabul görmesi adına bu adımları atsa da, evlilikleri oldukça kısa sürmüştür [6 yıl]. Kısa süren evliliklerinde; gelenek adına çok şey öğrendiğini söylemektedir; ancak, halkın ve basının bir kadın olarak kendisine gösterdiği ilgiden, yakın çevresinin rahatsız olması birtakım meselelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Sözgelimi; bu rahatsızlık sonucunda da yaşam alanının evinin içiyle sınırlanmaya başlaması ve mesleğinden gitgide uzaklaştırılması evliliklerini bitirmesinde başlıca sebepler olmuşlardır.

Toplumsal cinsiyet konusuna bir diğer çarpıcı örnek, basında yer alan bir haber üzerine meydana gelmiştir. Sarıcakız’ın yer aldığıâşıklar bayramında atışma yaptığı erkek âşığı [Karslı Âşık ilhâmi Demir] yenmesiyle birlikte, gazete bu haberi “kadın ozanın fendi erkekleri yendi” şeklinde manşet atmıştır. (Hürriyet Gazetesi, 26 Ekim 1977). 


AYASOFYA'NIN TARİHİ

Doğu Roma İmparatorluğu’nun İstanbul’da yaptırmış olduğu en büyük kilise olan Ayasofya, aynı yerde üç kez inşa edilmiştir. İlk yapıldığında Megala Ekklesia (Büyük Kilise) olarak adlandırılmış, 5. yüzyıldan itibaren ise Ayasofya (Kutsal Hikmet/Bilgelik) olarak tanımlanmıştır. Ayasofya, Doğu Roma İmparatorluğu boyunca hükümdarların taç giydiği, başkentin en büyük kilisesi olarak katedral işlevi görmüştür.


Günümüz Ayasofya’sı aynı yerde fakat öncekilerinden farklı bir mimari anlayışla yapılmış olan üçüncü yapıdır. İlk yapı İmparator Konstantios (337 – 361) tarafından 360 yılında bazilikal planlı ve ahşap çatılı olarak inşa ettirilmiş, 404’de, İmparator Arkadios devrinde (365 – 408), halk ayaklanması sırasında yanarak harap olmuştur. İkinci yapı, İmparator II. Theodosios (408 – 450) tarafından 415 yılında yine aynı planla anıtsal bir girişe sahip olarak inşa ettirilmiş ve 415 - 532 yılları arasında şehrin en büyük kilisesi olmuştur. 532 yılında, İmparator Iustinianos’a (527 – 565) karşı çıkan Nika Ayaklanması’nda yanmış ve yıkılmıştır. Theodosios Dönemi yapısının anıtsal girişini süsleyen ve on iki havariyi temsil eden kuzu kabartmalı frizler, anıtsal girişe ait basamaklar ile diğer kalıntılar bugünkü zeminin 2 m. altında, İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından A. M. Schneider başkanlığında 1935 yılında yapılan arkeolojik kazılarda meydana çıkarılmıştır. Kutsal Hikmet (Tanrı’nın Kutsal Sözü) anlamına gelen Ayasofya’yı, İmparator Iustinianos dünyanın en büyük kilisesi olarak, Anadolulu iki bilim adamına, fizikçi ve matematikçi Tralleisli (Aydın) Anthemios ve geometri ve mekanik ustası olan Miletoslu (Balat) mimar İsidoros’a inşa ettirmiştir. 23 Şubat 532'de yapımına başlanan kilise sadece beş yıl on ay gibi kısa bir sürede tamamlanarak 27 Aralık 537’de büyük bir törenle ibadete açılmıştır. 6. yüzyıldan günümüze kadar ulaşan mimarlık tarihi açısından, o güne kadar benzeri yapılmamış, daha sonraki dini yapılara da örnek teşkil eden dörtgen plan üzerine oturtulmuş dairesel kubbesiyle, Kubbeli Bazilika tarzında yapılmış ilk yapıdır. Bu nedenle mimarlık tarihi açısından dünyada tek olma vasfına haizdir. Kuzey Afrika, Fransa, Mısır, Suriye, Yunanistan ve Anadolu’dan getirilmiş mermerlerin yapı içinde özel bir dizaynla kullanılması, altın ve gümüş varaklı, cam ve taş mozaik taneleri ile oluşturulan iç mekan bezemeleri ile kendine özgü bir dekoratif süsleme anlayışına sahiptir. Sütun başlıklarının ince işçiliği ve üzerinde yer alan İmparator ve İmparatoriçe monogramları nedeniyle de önem arz etmektedir.


1453 yılında Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethi ile camiye çevrilmiş ve ilk Cuma Namazı Ayasofya’da kılınmıştır. Camiye çevrilmesiyle yapıya eklenen İslami öğeler yapıya ayrı bir değer katmaktadır. Mihrabı, minberi, müezzin mahfili dönemin mermer işçiliğinin en güzel örnekleridir. Bahçesinde yer alan I. Mahmud Dönemi şadırvanı ise üzerindeki süslemeleri ile İstanbul’un en görkemli Şadırvanı olma özelliğine sahiptir.

Ayasofya koleksiyonunda bulunan eserler arasında, şu an bahçe bölümünde bulunan İmparatoriçe Eudoksia heykelinin kaidesi, İmparator Theopholus Döneminde Tarsus’tan getirilmiş olan M.Ö II. yüzyıla ait bir tapınağa ait Büyük Bronz Kapı, Sultan III. Murad döneminde Bergama’dan getirtilmiş Helenistik Döneme ait yekpare mermerden yapılmış büyük mermer küpler, İslami Dönem Koleksiyonuna kayıtlı olan Padişahlar tarafından yazılmış hat levhaları ile Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılmış ve 7,5 metrelik çaplarıyla dünyanın en büyük hat levhaları olma özelliğine sahip, yapıldıkları dönemde yapı içinde yazılarak yerlerine asılan büyük hat levhaları, özellikleri itibariyle dünyada tek olma özelliğine sahiptirler.


Ayasofya iki Semavi dinin (Hıristiyanlık ve İslamiyet) öğelerinin bir arada, uyum içinde sergilendiği en görkemli yapılardan biri olmasının yanı sıra, Pagan tapınaklarına ait parçaları da (Efes Artemis Tapınağı somaki mermer sütunları, Baalbeck’teki Helios Tapınağı porfir sütunları, Tarsus’tan getirilmiş olan bronz kapı) içinde barındıran Ayasofya, 1985’den beri UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan ünik bir yapıdır.


AYASOFYA'DAKİ PADİŞAHLARIN TÜRBESİ

Sultan II. Selim Türbesi

Ayasofya Haziresinde yapılan ilk türbe olan Sultan II. Selim Türbesi, İstanbul türbelerinin en güzellerinden biri olup, Mimar Sinan'ın yaptığı 18 türbeden biridir. Sultan henüz hayatta iken Mimar Sinan'a kendisi için Ayasofya'nın yanında bir türbe yapmasını emretmiş, ancak 1574' te öldüğünde türbe henüz bitmemiş olduğundan, türbenin inşasına devam edilerek üç yıl sonra (1577) tamamlanmıştır.

Dışı tamamen mermer kaplı olan yapı sekiz köşelidir. Önünde üç kemerli küçük bir revak vardır. Giriş kapısının iki yanına beyaz zemin üzerine mor, kırmızı, yeşil, mavi çiçek desenli çini panolar yerleştirilmiştir. 16. yüzyılın en güzel çini örneklerinden olan bu panolardan, sol taraftaki çini pano aslının taklididir. İstanbul'da diş hekimliği yapan ve Sultan II. Abdülhamid'in de diş hekimi olan, eski eser koleksiyoncusu Albert Sorlin DORIGNY tarafından 1895 yılında restore edilmek üzere Fransa'ya götürülen bu panonun imitasyonunun yapılarak yerine takıldığı, orijinalinin ise bugün Louvre Müzesi'nin "Arts of Islam" bölümünde 3919/2-265 envanter numarası ile sergilendiği bilinmektedir. Türbenin ana giriş kapısı, kündekari tarzında, sedef kakmalı ve geometrik bağa bezemeli olup, ahşap işçiliği açısından seçkin bir örnektir.


Türbe içte sekiz sütuna dayanan çift kubbeli, köşeleri yarım kubbelerle destekli, sekizgen bir plana sahiptir. İç kısmıi zengin çinilerle süslenmiş olup gerek mimari özellikleri gerekse çini örnekleri açısından İstanbul’un önemli türbeleri arasında yer alır. Türbe içerisinde Allah, Hz. Muhammed, Hulefa-i Raşid’in, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin isimleri, değişik surelerden alınmış ayetlerle ve İznik çinileriyle süslenmiştir.

Türbede 42 sanduka yer almaktadır. Girişin karşında, Osmanlı tahtında 8 yıl 2 ay 19 gün saltanat sürmüş olan Sultan II Selim yatmaktadır. Padişahın bir yanında oğlu III. Murad'ın annesi olan ve 1585 yılında ölen Nurbanu Sultan, diğer yanında ise kızı ve Piyale Paşa'nın eşi Hacer Güherhan Sultan, onun yanında, diğer kızı Sokullu Mehmet Paşa'nın, daha sonra da Kalaylı Koz Ali Paşa'nın eşi olan İsmihan Sultan yatmaktadır. Kapıdan girişte soldaki iki sandukadan biri, II. Selim'in kızlarından ve Siyavuş Paşa'nın eşi Fatma Sultan'a aittir. II. Selim'in oğulları Süleyman, Osman, Cihangir, Mustafa, Abdullah ve III. Murad'ın oğulları ve kızları da bu türbede gömülüdür.

Sultan III. Murad Türbesi

III. Murad'ın 1595 yılında ölmesinden 4 yıl sonra, 1599 yılında Mimar Davud Ağa ve yardımcısı Dalgıç Ahmet Ağa tarafından, II. Selim ve Şehzadeler Türbesi arasına inşa edilmiştir. III. Murad Türbesi, altıgen planlı, çift kubbeli, dıştan mermer kaplı ve ön tarafta revaklı bir bölümü bulunan en büyük Osmanlı türbelerinden biridir.


Türbe, dıştan sade görünümlü, içte ise 16. yüzyıla tarihlenen mercan kırmızısı renkteki İznik çinilerinin en güzel örnekleri ve kalem işi süslemeleriyle zengin bir görünüme sahiptir. İçte lacivert zemin üzerine beyaz renkle yazılmış celi sülüs çini kuşağı bulunmaktadır. Türbe içerisinde pencereler üç sıra hâlinde yapılmıştır, alt sırada kapaklı pencere aralarına ahşap kündekâri dolaplar yerleştirilmiştir. Türbenin kündekâri tarzındaki giriş kapısı, geometrik şekilli sedef kakmalarla süslüdür. Ayrıca, kapının sağ kanadında "Herkes ölümü tadacaktır", sol kanadında ise "O'na döndürüleceksiniz" ile Dalgıç Ahmed Ağa yazılıdır. Türbe içerisinde, Sultan III. Murad, eşi Safiye Sultan, kızları, saray mensubu kadınlar ile Şehzadelere ait 54 sanduka bulunmaktadır.

Sultan III. Mehmed Türbesi

Sultan III. Mehmed Türbesi, padişahın 1603 yılında vefat etmesi üzerine, oğlu Sultan I. Ahmed tarafından 1608 yılında Mimar Dalgıç Ahmed Ağa'ya yaptırılmıştır.

Türbe dıştan mermer kaplı, 8 köşeli ve çift kubbeli olup, ortada büyük bir mekân ve giriş tarafına bitişik iki kısımdan oluşmaktadır. Türbeye girişi sağlayan revaklı kısmın yan taraflarında yıldız, çiçek ve manzara resimleri yapılmış olup, bu özelliği ile dönemin klasik süsleme unsurları dışında bir üslup sergilemektedir. Türbe içinde pencereler üç sıra hâlinde, alt sırada pencere ve dolapların arası 17. yüzyıl başına ait İznik çinileri ile süslüdür. Alt sıra pencereler üzerinde, lacivert üzerine, beyazla yazılmış çini kuşağı bulunmaktadır. Çini süslemeler dışındaki kısımlar kalemişi süslemeleri ile bezelidir. Yapının iki yanına daha sonraları sultan kızları için bölümler ilave edilmiştir. Türbenin dışında Bab-ı Hümayun Caddesine bakan tarafta tarih kitabesi yazılmıştır. Türbe içerisinde Sultan III. Mehmed, Sultan I. Ahmed'in annesi Handan Sultan, Sultan I. Ahmed'in şehzadeleri ve kızları, Sultan III. Murad'ın kızı Ayşe Sultan ile diğer şehzadelerle birlikte toplam 26 sanduka bulunmaktadır.


Sultan I. Mustafa ve Sultan İbrahim Türbesi (Vaftizhane)

Günümüzde Sultan I. Mustafa ve Sultan İbrahim Türbesi olarak kullanılan yapı Ayasofya'nın güney batı yönünde en önemli ek yapılarından biri olan, vaftizhane kısmıdır. Yapı dıştan 4 köşe, içten ise köşelerde eksedralar ile sekizgen planlı olup, üstü kasnaksız kubbe ile örtülüdür. Ayasofya ile arasında küçük bir avlu vardır. Doğuda apsis, batıda narteksi olan yapının köşelerine nişler yerleştirilmiştir. Fetihten sonra Ayasofya'nın kandil yağları deposu olarak kullanılmış, daha sonra Sultan I. Mustafa'nın 1639'da aniden ölmesiyle türbeye çevrilmiş, 1648 yılında vefat eden Sultan İbrahim de buraya defnedilmiştir. Türbe içerisinde Sultan I. Mustafa, Sultan İbrahim, Sultan I. Ahmed'in kızları, Sultan IV. Murad'ın kızı Kaya Sultan, Sultan II. Ahmed'in şehzadeleri, kızları ile bazı hanedan mensupları gömülü olup, toplam 19 sanduka bulunmaktadır.


AYASOFYA'DAKİ ŞEHZADELER TÜRBESİ

Kaynaklarda, Şehzadeler Türbesi'nin, Sultan III. Murad'ın annesi Nurbanu Valide Sultan için, Mimar Sinan tarafından 1580'lerin başında yapıldığı, ancak veba salgını nedeniyle ölen genç şehzadelerin buraya gömülmesi nedeniyle Valide Sultan'ın, Sultan II. Selim'in Türbesi'ne gömüldüğünden bahsedilmektedir. Sultan III. Murad Türbesi'ne bitişik olan Şehzadeler Türbesi, kubbeli, dıştan sekizgen, içten dört köşeli, zemini altı köşeli tuğlalarla kaplı, duvarları kesme küfeki taşından, oldukça sade bir görünüme sahiptir. Türbenin ahşap ana giriş kapısı, geçmeli, geometrik şekilli, ahşaptan çıtalarla süslenmiştir. Türbe içerisinde çini ve hat örnekleri bulunmamakla birlikte duvarlarında, 19 yüzyıla ait siyah ve beyaz renklerle yapılmış, bitki motifleri, sepette çiçekler, kurdeleler ile kumaş kıvrımlı kalem işleri ile bezenmiştir.

2006 yılında yapılan onarım çalışmaları kapsamında pencere üstlerindeki kemer alınlıklarında orijinal rumi desenli malakari süslemeler ile birlikte, sandukaların üzerinde 16. yüzyıla ait puşideler, şehzade kaftanları ve Kabe örtüsü parçaları ortaya çıkartılmıştır. Türbe içerisinde Sultan III. Murad'ın 4 şehzadesi ve 1 kızı gömülü olup, toplam 5 sanduka bulunmaktadır.

KARİYE MÜZESİ

Doğu Roma İmparatorluğu döneminde önemli dini merasimlerde saray kilisesi ve şapeli olarak kullanılan Kariye, Fetih’ten sonra da bir süre kilise işlevi görmeye devam etmiş olması sebebiyle önemli bir yapıdır.

Kariye, 14. Yüzyılda Logothetes (Hazine Sorumlusu) Theodoros Metokhites tarafından yapılan iyi korunmuş mozaik ve freskleriyle, Doğu Roma resim sanatının son döneminin önemli ve güzel örneklerini bir arada barındırmaktadır. Dış nartekste (Doğu Roma bazilika ve kiliselerinde genellikle batı giriş bölümü) Hz. İsa'nın hayatı, iç nartekste ise Hz. Meryem'in hayatını anlatan mozaikler ve parekklesion bölümündeki canlı anlatıma sahip freskleri ile Hıristiyan teolojisinin önemli sahnelerini bir arada vermektedir. Mozaik ve fresklerde tekdüze desenlerden çok, mimari motifler ve Helenistik özellikler gösteren manzaraların bulunması, mozaiklerdeki derinlik ve figürlerdeki hareketli üslup nedeniyle Doğu Roma resim sanatının en güzel örneklerini teşkil etmekte ve Orta Çağ'da Rönesans Dönemi’ni haber veren üstün bir sanatsal değer taşımaktadır. Bu nedenle de sanatsal açıdan tek olma vasfına haizdir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Araplar Osmanlı'ya İhanet Etti mi?

Hükümetler Tarafından Gerçekleştirilen Tarihin En Büyük Altın Soygunları

Arizona Uçak Mezarlığı