deneme 158
Triaj
fransızca trier yani ayıklamak fiilinden üretilmiş isim ayıklama anlamına gelmektedir doğal olarak. bankacılık jargonunda birisinin triajını yapmak demek ise o kişinin çek/senet bilgilerini kontrol etmek karşılıksız çekinin ya da senet protestosunun olup olmadığına bakmak anlamaına gelmektedir.
olasi bir afette kazazedelerin hafif orta ve agir seklinde siniflandirilmasidir. ilk yardim ile karistirilmamalidir. amac en kisa surede en cok kazazedeye ulasmaktir.
pearl harbor'da saldırının ardından hemşire evelyn(kate beckinsale) akın akın revire getirilen yaralıları öncelik sırasına göre işaretlemek ister, malzeme bulamayınca cebinden kırmızı rujunu çıkarır(bakımlı şeker şey seni!) ve acil olanların alınlarını işaretler.
bir kuru kahve sınıfı. şenöz'ünki böyle en azından.
insanın dayanılmaz acılar içindeyken eline verilen kağıtta "1-2 saat kadar bekleyebilir" kutucuğunun işaretli olmasını görmesiyle acısının küçümsendiğini hisseden bünyede "acil koridorlarında ölücem iyi mi" düşüncesini oluşturan, anlamını bugün öğrendiğim kelime. (evet ilk defa acile gittim)
siyah ölü, kırmızı çok acil müdahale edilmezse ölecek, sarı acele değil ama çabuk çabuk müdahale edilmesi gereken, yeşil ne işin var acilde be adam manasına gelir.
taş düşürme sancısına yeşil alanı işaretleyebilen hastabakıcıların (stajyer doktor da olabilir, tam bilemiyorum) yaptığı görev. bir kere taş düşürmeleri eminim fikirlerini değiştirecektir.
solunum testi, iç/dış kanama kontrolü ve bilinç kontrolünü içeren bir dizi gözlem ve uygulama ile afet anında afetzedelerin ilk yardım önem kategorizasyonun yapılmasıdır.
afet bölgesinde ve afet müdahale ya da arama kurtarma personelleri için konuşacak olursak, normal şartlarda hastahanelerde ve acil müdahale merkezlerinde yapılmaz. hastaya ilk ulaşan triaj eğitimli personelin yapmış olması gereken bir uygulamadır.
sair zamanlarda veya olay müdahale ekipleri haricinde hastahaneye kendi veya başkaları tarafından getirilen kişilere hastabakıcı dahil olmak üzere o hastahanede çalışan temizlikve güvenlik personelleri hariç herkesin bildiği/yapabileceği bir işlemdir.
acil servislerde nispeten yeni kullanılmaya başlayan "yeşil alan" "sarı alan" ve "kırmızı alan" ibarelerinin kaynağıdır. ülke dahilinde uygulanması şu şekildedir.
acile giriş yaparken muhatab olduğunuz görevli şöle bi bakar, yeşil alanı yapıştırır. sonrası 3-4-5 saat acilde bekleme... askerdeki iyileştiren sandalye gibidir kısaca. o kadar da hasta olmadığınıza ikna olana kadar sizi bir sandalyeye oturturlar sadece.
kırmızı alana girebilmek için çakallar tarafından parçalanıp bir filin tecavüzüne uğramanız gerekir diye düşünüyorum.
sarı alan ise bildiğin sarı ışık gibi. bi hükmü de yok gören bilen de.
Cemal Paşa İttihatçılar içindeki en kafası ve işe yaramaz adamdır der İlber Ortaylı. Gerçekten muazzam bir tespit, Cemal paşa yüzünden imparatorluk birçok Arap isyanıyla uğraştı.
Irkçı adamdan hayır gelmez. Fransız kışkırtmasıyla Arapları astı, devlete bilerek isteyerek isyan ettirdi
¶¶Yahudilerle Bağları...
Mustafa Kemal’in Yahudiler’le sıkı bir ilişkisi vardı. Yahudiler’le olan ilişkisi İngilizler’le olan ilişkisinden fazla değilse de, daha az da değildi. Türkiye’de İslam’ın yıkılmasında Yahudiler’e önemli derecede hizmet etti. Yahudiler’le doğrudan bağı hesaplanamayacak kadar çoktu. İşte size onlarla güçlü bağlarından bir nebze: 1- Mustafa Kemal, bir Yahudi kenti olan Selanik’te doğdu. Bu, nesebi husu-sunda büyük bir soru işareti oluşturuyor. Zira Selanik, bahsettiğimiz gibi, yüz kırk bine ulaşan toplam nüfusunun yüz binini Yahudiler’in oluşturduğu bir Yahudi şehridir.(50) 2- Mustafa Kemal’in nesebini Yahudiler’e dayandıran ve ırkı, soyu ve yaptıkları itibariyle onun bir yahudi olduğunu söyleyen birçok tarihçi ve yazar bulunuyor. Hristiyan Fransız yazar Sebir Gepas (Uluslararası İsrail Cumhuriyeti’ isimli kitabında), Gibran Chami ve Abdullah El Tal (İslam’ın Kalelerindeki Yahudi Engerek Yılanı adlı eserinde) ve Enver El Cundi (Arapçılık ve İslam kitabında) Mustafa Kemal’in Yahudi olduğunu belirten isimlerden bazıları. Aynı şekilde Mustafa Sadık El Râfiî de ‘Vahyu-l Kalem’ adlı eserinde ‘Yahudi tomarı onun beyninde’ diyor.(51) 3- Her daim Yahudiler’in bulunduğu Türk beldesi Şişli’de subaydı.(52) 4- 1923 yılı Ağustos ayında dönme yahudi ve masonların partisi olan Cum-huriyet Halk Partisi’ni kurdu.(53) 5- İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bir üyesi ve önde gelen liderlerinin çoğu Yahudi idi. Stone Watson da Mustafa Kemal’in mason olduğunu söylüyor. Dr.Ernest Ramzer de bunu teyit ediyor.
"Sultan Abdülmecid, 25 Nisan 1823 günü doğdu. Babası Sultan İkinci Mahmud, annesi Bezm-i Âlem Valide Sultan’dır. Sultan Abdülmecid, babasının arzusu yönünde bir eğitim ve terbiye gördüğü için ıslahatçı fikirlere sahipti. Batı âlemine karşı hayranlık besliyordu. Babasının vefatı üzerine, henüz 17 yaşında iken Osmanlı tahtına oturdu. Devletin ilerleyişi için Avrupaî hayat tarzının ülke çapında yaygınlaştırılmasını istedi. Saltanatının henüz dördüncü ayında ilân ettiği Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu sebebiyle Tanzimat Dönemi padişahı olarak şöhret bulmuştur.
Sultan Abdülmecid, batılı yazarların takdir ve sevgiyle andıkları bir padişahtı. Âdil, merhametli, ıslahatçı, yenilikçi bir insan olan Sultan Abdülmecid, 25 Haziran 1861 tarihinde, 39 yaşında iken İstanbul’da veremden dolayı vefat eden Sultan Abdülmecid, Yavuz Sultan Selim’in türbesi yanındaki mezarına defnedildi.
Sultan İkinci Mahmud, ölüm döşeğinde iken, Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmış olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Osmanlı kuvvetlerini Nizip’te yenilgiye uğratmıştı. Sultan Abdülmecid böyle karmaşık bir ortamda tahta çıktı. Mısır Sorunu, Rus donanmasının Hünkâr İskelesi Antlaşmasına uyarak İstanbul’a gelmesi üzerine bir Avrupa sorunu haline geldi.
Başta İngiltere, Avusturya, Prusya ve Rusya olmak üzere Avrupalı devletler Osmanlı Devleti ile Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa arasındaki Mısır sorununu çözmek için bir konferans düzenlediler. Avrupa Devletleri, Mısır’da güçlü bir yönetim istemiyorlardı. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya karşı Osmanlı Devleti’nin tarafını tuttular ve bu ortamda Londra Sözleşmesi imzalandı (1840).
Buna göre; Mısır Osmanlı Devleti’ne bağlı kalacak, ancak yönetimi Mehmed Ali Paşa ve oğulları yürütmeye devam edecekti. Mısır seksen bin altın vergi ödeyecekti. Suriye, Adana ve Girit tekrar Osmanlı yönetimine bırakılıyordu.
Hünkâr İskelesi Antlaşmasının süresi bitince, Londra’da yeniden bir konferans düzenlendi (1841). Toplantıya Osmanlı Devleti’nden başka Rusya, Fransa, İngiltere, Prusya ve Avusturya katıldı. Konferansta alınan kararlara göre, Boğazlar’da egemenlik hakkı Osmanlı Devleti’ne ait olacak, ancak barış döneminde hiçbir savaş gemisi Boğazlar’dan geçmeyecekti.
Bu antlaşma ile Fransa ve İngiltere Akdeniz’deki güvenliklerini sağlamış oluyorlar, Osmanlı Devleti’nin Boğazlar üzerindeki kayıtsız şartsız haklarına kısıtlama geliyordu. Rusya ise Hünkâr İskelesi Antlaşması ile Boğazlar üzerinde sağladığı üstünlüğü kaybetmiş oluyordu."
Ankaranin eski tüccarları bilir Ali Babacan dedesi 1930'larda Koçzade Vehbi Beyden daha zengin bir tüccar. Atadan zengin olan adamlari birakinda Erzincandan boklu donuyla gelip gemi filoları kuranları kurcalayın.
Türk Modeli (Atatürk Modeli)
“Tam bağımsızlığı sağlayabilmek için tek gerçek güç, en güçlü temel kesinlikle ekonomidir. Ekonomi savaşı sürüyor, uzun sürecektir, ama bunu da kesinlikle kazanacağız.” (Atatürk, 17 Şubat 1923, İzmir)
1 doların 14 TL'ye dayanması, fiyatların sürekli yükselmesi, marketlerde temel tüketim mallarının kotayla satılmaya başlanması, bazı illerde ekmek kuyruklarının oluşması üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan çareyi “ekonomik kurtuluş savaşı” ilan etmekte buldu. Son günlerde, bu ekonomik kurtuluş savaşının “Çin Modeli”yle kazanılacağı söylenmeye başlandı. Ancak bu topraklarda başarıya ulaşmış en büyük ekonomik kurtuluş savaşı, “Kemalist Ekonomi Modeli” diye adlandırılan “Türk Modeli” (Atatürk Modeli) ile kazanıldı.
KEMALİST EKONOMİ MODELİ
Pause
Unmute
Remaining Time -0:30
Fullscreen
GÜNÜN TREND HABERLERİ
Atatürk, dünyanın o zamana kadar bilinen ekonomik sistemlerine bağlı kalmadan, Türkiye gerçeklerine dayanarak, Türk milletinin istek, arzu, ihtiyaç ve yeteneklerine uygun, akılcı bir ekonomik model geliştirdi. Kısaca “hızlı ve dengeli ekonomik kalkınma” diye adlandırılabilecek bu modelle 15 yılda önemli bir ekonomik başarı elde edildi. “Kemalist Ekonomi Modeli” diye adlandırılan bu “Türk Modeli” birçok az gelişmiş ülkeye de örnek oldu.
“Kemalist Ekonomi Modeli”nden ilk söz eden Prof. Dr. Mustafa Aysan, Atatürk'ün ekonomik kalkınma alanında “dehasının ışıklarını yansıtan bir ekonomik kalkınma modeli gerçekleştirdiğini, uyguladığını ve büyük ekonomik sonuçlar aldığını” belirtiyor.
“Kemalist Ekonomi Modeli”, her şeyden önce “ekonomik bağımsızlığı” esas alır. Siyasi bağımsızlığın ekonomik bağımsızlıkla kalıcı olacağını savunur. Mümkün olduğunca az dış borçla daha çok ulusal kaynaklarla hızlı ve dengeli kalkınmayı amaçlar. Prof. Aysan'a göre bu model 4 denge üzerine kuruludur: 1. Bütçe dengesi, 2. Kaynak-harcama dengesi, 3. İthalat-ihracat dengesi, 4. Devlet-özel teşebbüs dengesi
Peki, Cumhuriyeti kuranlar nasıl bir ekonomik kurtuluş savaşı verdiler? Bu savaşı kazanmak için neler yaptılar?
İzmir İktisat Kongresi: (17 Şubat- 4 Mart 1923)
Türkiye, Lozan Konferansı'nda tam bağımsızlık istiyordu. Bunun için önce kapitülasyonların kaldırılması gerekiyordu. Fakat İsmet Paşa, Lozan'da kapitülasyonların kaldırılmasını istediğinde İngiltere ve özellikle Fransa buna karşı çıktı. Görüşmeler tıkandı. Şubat 1923 başında Lozan Konferansı kesintiye uğradı.
Atatürk işte o koşullarda bir ekonomik kurtuluş savaşı başlattı. Hem ekonomik bağımsızlığa ne kadar kararlı olduklarını herkese göstermek, hem de ekonomide yapılacakları belirlemek için İzmir İktisat Kongresi'ni topladı.
İzmir İktisat Kongresi için her ilçeden 8 delegenin seçilmesi istendi. Delegeler çiftçi, tüccar, sanayici, işçi olmak üzere 4 grupta 1135 kişiden oluşacaktı. Ayrıca milletvekillerinden de 100 delege seçilecekti. Delegeler kongrede yeni Türkiye'nin yeni ekonomik programını belirleyecekti.
Atatürk, emperyalizmin kapitalist baskısından kurtulup ekonomik bağımsızlığı gerçekleştirmeden siyasal bağımsızlığın kalıcı olmayacağını düşünüyordu. Bu gerçeği İzmir İktisat Kongresi'nin açış konuşmasında açıkça ifade etti. “Tam bağımsızlığı sağlayabilmek için tek gerçek güç, en güçlü temel kesinlikle ekonomidir. Ekonomi savaşı sürüyor, uzun sürecektir, ama bunu da kesinlikle kazanacağız” dedi.
Ekonomi Bakanı Mahmut Esat Bozkurt da konuşmasında, “Yeni Türkiye”nin ekonomi politikasının mevcut ekonomi politikalarıyla açıklanamayacağını, hiçbir iktisat okuluna bağlı olmayan yeni Türk ekonomisinin, “Yeni Türkiye İktisat Okulu” adıyla kendi iktisat okuluna bağlı “Karma Ekonomi” olduğunu söyledi.
17 Şubat 1923'te, İzmir Banka Han'da toplanan kongre 16 gün sürdü. Kongrede çiftçi, tüccar, sanayici ve işçi kesimlerini temsil eden 1135 delege toplam 288 maddeden oluşan kararlar aldı. Bu kararlar hem hükümete iletildi, hem de kitap olarak bastırılıp halka dağıtıldı. Kongrede, özel teşebbüse geniş bir hareket alanı bırakıldı. Devlet-özel teşebbüs dengesinin özel teşebbüs lehine olduğu bir Karma Ekonomi anlayışı benimsendi.
Siyasal kurtuluş savaşı nasıl ki Erzurum ve Sivas kongreleriyle başlatılmışsa ve bu kongrelerle “Misak-ı Milli” oluşturulmuşsa, ekonomik kurtuluş savaşı da İzmir İktisat Kongresi'yle başlatıldı ve sonunda 12 maddelik “Misak-ı İktisadi” oluşturuldu.
Yarım kalan Lozan Konferansı, İzmir İktisat Kongresi'nden sonra yeniden toplandı. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması'nın 28. maddesi ile kapitülasyonlar tamamen kaldırıldı. Böylece ekonomik bağımsızlık sağlandı.
İzmir İktisat Kongresi sonrasında, 1923-1933 arasındaki 10 yıl içinde Türkiye'de sağlam bir ekonomik altyapı oluşturulmaya çalışıldı. Ancak 1927'deki Teşviki Sanayi Kanunu'na rağmen özel teşebbüs, istenilen ekonomik kalkınmayı gerçekleştiremedi. Bu sırada 1929 Dünya Ekonomik Buhranı patlak verdi.
Ulus Gazetesi, 15. Yıl İlavesi, 1938, (Kapak)
Devletçilik ve I. Beş Yıllık Sanayi Planı
1929 Dünya Ekonomik Buhranı sonrasında Türkiye'de, -Lozan gereği- korumacı önlemler alınabilmesi ve tarımdan sanayiye yönelme zorunluluğu, yeni bir ekonomik politikanın gündeme gelmesini sağladı. Böylece 1930'dan itibaren ekonomide “Planlı Devletçilik” uygulamasına geçildi.
Atatürk, 1935'te bizdeki Devletçiliği şöyle tanımlıyordu: “Türkiye'nin uyguladığı Devletçilik sistemi, 19. yüzyıllardan beri Sosyalizm teorisyenlerinin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu Türkiye'nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye'ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin özel faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak memleket ekonomisini devletin eline almak… Bizim takip ettiğimiz bu yol liberalizmden başka bir yoldur.” (Afet İnan, Devletçilik İlkesi, Ankara, 1972, s.15)
Devlet, bir taraftan imtiyazlı yabancı şirketleri satın alıp millileştirirken, diğer taraftan özel teşebbüsün gücünün yetmediği ölçekte büyük sanayi yatırımları yapmak için 5 yıllık sanayi planları hazırladı.
Planlı Devletçi sanayileşme için ilk adım 1929'da atıldı. Hükümet, Haziran 1929'da, Ali İktisat Meclisi'nden, “Türkiye'nin İktisadi Programı”nı hazırlamasını istedi. Bu doğrultuda İktisat Vekili Şakir (Kesebir) başkanlığında bir komisyon kuruldu. Şakir Kesebir, hazırladığı “İktisadi Vaziyetimize Dair Rapor” başlıklı planını, Mart 1930'da Başbakanlığa sundu.
Cumhurbaşkanı Atatürk de 1930 sonu 1931 başında, SCF denemesinin hemen ardından çıktığı bir yurt gezisinde gittiği yerlerde gördüğü ekonomik sorunları tutanak yazıcılarına not ettirdi ve bu notlara dayalı olarak hazırlanan raporları başbakana ve diğer yetkililere ulaştırdı.
22 Nisan 1930'da “Birinci Sanayi Kongresi” toplandı.
Hükümet, 12 Nisan 1930'da 69 maddelik bir “İktisadi Program” hazırladı. 21 Mayıs 1930 tarihinde TBMM'ye sunulan bu program kabul edilmese de sonraki sanayileşme planlarına temel oluşturdu.
1930'ların başında Sanayi Umum Müdürü A. Şerif Önay, “Türkiye Milli İktisadi ve Sanayi Meselesi Hakkında Bir Mütalaa” başlıklı rapor hazırladı. Raporda özel sermayenin yapamayacağı işlerin devlet işletmeciliği biçiminde yapılması önerildi.
1933'te Ali İktisat Meclisi, “Türkiye'de Sanayi Nasıl Teessüs ve İnkişaf Edebilir” başlıklı bir rapor hazırladı.
Başbakan İsmet (İnönü) başkanlığında kalabalık bir Türk heyeti, 25 Nisan- 10 Mayıs 1932 tarihleri arasında Sovyet Rusya'yı ziyaret etti. Bu heyet, Sovyetlerin Merkezi Planı'nı ve bu plan doğrultusunda yaptıkları fabrikaları gezdi. Heyet, sanayileşme konusunda Sovyetler'den yardım istedi. Sovyetler Birliği Proje Tröstü Müdürü İktisatçı Prof. Orloff başkanlığına bir Sovyet proje heyeti 12 Ağustos 1932'de Türkiye'ye geldi. 1934'te, Moskova'da, “Türkstory” adlı bir Türk-Sovyet ortak ajansı kuruldu. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği arasında 21 Ocak 1934'te “Sekiz Milyon Amerikan Dolarlık Kredinin Tahakkukuna Dair Protokol” imzalandı. Bu kredi faizsizdi ve mal karşılığı geri ödenebilecekti.
1923-1938 arasında kurulan fabrikalar ve demiryolları. (Ulus Gazetesi, 15. Yıl İlavesi, 1938.)
Sovyet ve Türk uzmanlar çeşitli gruplara ayrılarak İzmir ve Adana gibi pamuk üretim alanlarını, Sarayköy, Denizli ve Burdur gibi ev dokumacılığının gelişmiş olduğu bölgeleri, fabrikaların kurulması planlanan Eskişehir, Konya, Malatya, Kayseri, Nazilli ve Ereğli civarını, iki ayı aşkın bir sürede gezip incelediler. Kısa süre içinde çalışmalarını tamamlayan Sovyet uzman heyet, 1933'te hükümete, çeşitli üretim dalları konusunda “Türkiye Pamuk, Keten, Kendir, Kimya, Demir Sanayii” başlığını taşıyan bir rapor sundu. Hükümet, diğer raporlarla birlikte daha çok bu rapordan yararlanarak “I. Beş Yılık Sanayi Planı”nı hazırladı.(1933)
“I. Beş Yıllık Sanayi Planı”na göre ülkede dokuma, maden, kâğıt, seramik ve kimya sanayi kurulacaktı. Ülkenin değişik yerlerinde 20 fabrika kurulması planlandı. Fabrikaları kurma görevi Sümerbank'a verildi. Beş yıl içinde bu fabrikalardan 16'sı kuruldu. Kalan fabrikalar da 1940'larda işletmeye açıldı.
1935'te maden sanayi için MTA ve Etibank kuruldu. 1936'da Ankara'da “İkinci Sanayi Kongresi” toplandı. Bu kongreye sunulan raporlara göre “II. Beş Yıllık Sanayi Planı” hazırlandı. Bu plana göre ülke genelinde 100 fabrika kurulmasına karar verildi. “II. Beş Yıllık Sanayi Planı”, II. Dünya Savaşı nedeniyle uygulanamadı. Bu sırada 1937'de “Üç Yıllık Maden Programı” hazırlandı. 1938'de de 1937 tarihli “Üç Yıllık Maden Programı”nı da içeren “İkinci Dört Yıllık Sanayi Planı” hazırlandı. Bu planlar tamamen olmasa da kısmen uygulandı.
Atatürk, ekonomik kurtuluş savaşı için bir taraftan üretirken, diğer taraftan tasarruf etmek gerektiğinin farkındaydı. “En yüksek ölçüde tutumluluk ulusal amacımız olmalıdır” diyerek 18 Aralık 1929'da kendi himayesinde “Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti”ni kurdu. Bu cemiyet yerli malı haftaları düzenleyerek, yerli malı sergileri açarak, “İktisat ve Tasarruf Dergisi” çıkararak yerli malı kullanımını özendirdi. 1933'te milletvekilleri, maaşlarının % 30'unu hazineye bağışlamayı kabul ettiler. Böylece milletvekili maaşları 500 liradan 350 liraya indi. Çankaya Köşkü'nde çay ve kahve ikramı bile kaldırıldı.
Türkiye, “Kemalist Ekonomi Modeli” diye adlandırılan “Türk Modeli” sayesinde 15 yılda fabrikalarını kurdu, demiryollarını yaptı, tarımını geliştirdi, madenlerini çıkarıp işledi. Üreten Türkiye, dışa bağımlı olmaktan kurtuldu. 1923'te buğday ve kumaş ithal eden Türkiye, 1938'de buğday ve kumaş ihraç ediyordu. II. Dünya Savaşı öncesinde Türkiye, Sovyetler Birliği ve Japonya ile birlikte dünyada en hızlı sanayileşen üç ülkeden biri oldu. (Suna Kili, Atatürk Devrimi, Bir Çağdaşlaşma Modeli, 5. Bas., İstanbul, 1995, s. 263-264. Firdevs Gümüşoğlu, Ülkü Dergisi ve Kemalist Toplum, İstanbul, 2005, s. 248-249)
Ekonomik Kurtuluş Savaşı Nasıl Olur?
Öyle lafla ekonomik kurtuluş savaşı olmaz. Nasıl mı olur? Bakın Atatürk'e! Türkiye'nin başarıya ulaşan ilk ekonomik kurtuluş savaşının mimarı Atatürk, ekonomide de ortak akıldan yararlandı; işçi, çiftçi, tüccar ve sanayicilerin katıldığı İzmir İktisat Kongresi'ni topladı. Sanayi kongreleri düzenledi. Böylece ekonomik kurtuluş savaşının temel ilkelerini belirledi. Ekonomik bağımsızlık için kapitülasyonları kaldırdı. Halkın ayağına giderek halkın ekonomik durumumu yerinde gördü. Sorunlara çözümler üretilmesini sağladı. Ekonomide yerli yabancı uzmanlardan yararlandı. Yurt genelinde ekonomik araştırmalar yaptırdı, ekonomi raporları hazırlattı. “Karma Ekonomi”, “Planlı Devletçilik”, “Beş Yıllık Sanayi Planları”, “Üç Yıllık Maden Programı” gibi ekonomik uygulamalarla özgün çözümler geliştirdi. Fabrikalar kurdu. “İktisat ve Tasarruf Cemiyeti”ni kurup yerli malı kullanımını özendirdi. Devlet-
özel teşebbüs dengesiyle sadece 15 yılda, üreten ve kendi kendine yeten bir Türkiye yarattı.
Peki ya şimdi? Bugün “ekonomik kurtuluş savaşı veriyoruz!” diyenlere soruyorum: Hani sizin iktisat kongreniz? Hani sizin sanayi kongreleriniz? İşçileri, çiftçileri, tüccarları, sanayicileri dinlediniz mi? Neden halka gidip halkın durumunu gözlerinizle görmüyorsunuz? Hani sizin yurt genelinde ekonomik araştırmalar yapan uzmanlarınız? Hani hazırlattığınız ekonomik raporlar? Hani kalkınma planlarınız? Hani kuracağınız fabrikalar? Hani tasarruf tedbirleriniz?
Lafla ekonomik kurtuluş savaşı olur mu?
Sinan Meydan
Loading...
"
https://www.sozcu.com.tr/2021/yazarlar/sinan-meydan/turk-modeli-ataturk-modeli-6823176/#:~:text=24o,Loading...
Yorumlar
Yorum Gönder