deneme 171


"Alsanda gençliğimin yarısını senden vazgeçenin anasını avradını.." 

Suriyeliyi Afgan'ı istemeyen adam konu zenci olunca kutsalına dokunulmuş gibi kriz geçiriyor. Nedenini anlayamıyorum.
Bize çok değil, ulus devleti koruyacak kadar güçlü bir zenofobi lazım. Başka yolu yok.

"TAKRİR-İ SÜKUN KANUNU
   İngilizler, Orta Doğu'daki zengin petrol yataklarını denetim altında tutmak için daha Birinci Dünya Savaşı yıllarından itibaren bazı faaliyetlerde bulunmuşlardı. Bunlardan biri de Güneydoğu Anadolu'da kendi himayelerinde bir devletin kurulmasıydı. Lozan Antlaşması'yla bu oyun bozuldu. Fakat İngilizler, emellerinden vazgeçmediler. Lozan'da halledilemeyen Musul sorununun görüşüldüğü sırada, cumhuriyet rejimine karşı olanları kullanarak Güneydoğu ve Doğu Anadolu illerinin bir kısmında etkili olan bir ayaklanma çıkarttılar. Şeyh Sait isimli kişinin başkanlığında çıkmış olan bu ayaklanmaya Şeyh Sait Ayaklanması adı verilmiştir.

   Şeyh Sait Ayaklanması, Ergani ilçesine bağlı Piran köyünde başladı
(13 Şubat 1925). Kısa sürede etrafa yayıldı. Muş, Elazığ ve Diyarbakır yöresinde etkili olan ayaklanmanın bastırılması için hemen tedbirler alındı, önce sıkıyönetim ilân edilerek olaylar yatıştırılmaya çalışıldı. Bu yeterli olmayınca Başbakan Fethi Bey istifa etti.

   3 Mart 1925'te başbakan olan İsmet İnönü, ayaklanmanın bastırılması için hükümete geniş yetkiler veren Takrir-i Sükûn Kanunu'nu TBMM'den çıkardı. Diğer taraftan ordu birlikleri harekete geçirildi. Yapılan plânlı askerî harekât ile, isyancılar dağıtılıp, elebaşıları yakalandı. Suçlular İstiklâl Mahkemelerinde yargılandılar. Suçlu görülenler çeşitli cezalara çarptırıldılar. Yapılan soruşturmada isyancıların bir kısmının Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'na mensup oldukları belirlendi. Bunun üzerine parti 3 Haziran 1925'te kapatılarak, cumhuriyet rejimine yönelen önemli bir tehlike ortadan kaldırılmış oldu.

Kartaca Savaşları
Bugün Tunus sınırları içinde kalan Kartaca, eski bir Fenike kolonisi olup M.Ö. 6. yüzyıl sonlarından beri Roma ile iyi ilişkiler içinde olan oligarşik yapıda bir kentdevletiydi. Romalılar, Kartacalıları Punlar(Pön)olarak adlandırıyorlardı.23 yıl sürecek olan Birinci Kartaca Savaşı (M.Ö. 264-241) başladı. Bazı çarpışmalardan sonra, Romalılar, Kartacalıları yenilgiye uğratarak onları anlaşmaya zorladılar (M.Ö. 241).Birinci Kartaca Savaşı’nın son bulmasından yaklaşık 20 yıl sonra İkinci Kartaca Savaşı (M.Ö. 218-201) başladı. Kartaca’lı ünlü komutan Hannibal, büyük bir ordu ve savaş filleriyle İspanya’dan yola çıktı ve Alpleri aşarak Kuzey İtalya’ya girdi (M.Ö. 218). Hannibal, Trasimenus ve Cannae’da (M.Ö. 216) yapılan çarpışmalarda Romalıları hezimete uğrattı. Ancak Romalılarla Kartacalılar arasında Kartaca yakınındaki Zama mevkiinde yapılan savaşı Romalılar kazandı (M.Ö.202); Hannibal kaçtı. İspanya’da iki ayrı praetor idaresinde iki ayrı eyalet oluşturuldu (M.Ö. 197).Romalılar, Zama savaşından yaklaşık yarım yüzyıl sonra, üçüncü kez Kartacalılarla karşı karşıya geldiler. Kartaca, komşusu Numidia ile Roma’nın izni olmadan savaşa girince Roma, Kartaca’ya savaş ilân etti. Böylece Üçüncü Kartaca Savaşı başladı (M.Ö. 149-146). Roma, Kartaca’yı iki yıl kuşatma altında tuttu ve sonunda kenti ele geçirdi; tamamen tahrip etti, burada Afrika Eyaleti’ni (Provincia Africa) kurdu.

"Ilyada destanı hangi olayla başlar?
İlyada destanı, Troya prensi Paris'in Sparta kralı Menelaus'un güzel karısı Helen'i kaçırması yüzünden başlamakta Menelaus'un ağabeyi Agamemnon sözde kızı geri almak için büyük bir orduyla Troya surlarının önüne gelmektedir.3"
 İlyada destanı, Truva Savaşı'nın son yıllarında geçen olayları anlatır. Destan, Truva Savaşı'nın başlamasıyla başlar.

İlyada destanı, antik Yunan edebiyatının en önemli eserlerinden biridir ve batı edebiyatının temel taşlarından biri olarak kabul edilir. Bu destan, Homeros tarafından kaleme alınmıştır ve antik Yunan mitolojisi ve kahramanlık değerleri üzerine yoğunlaşır. İlyada, savaşın acımasızlığını, kahramanlık ideallerini, onur ve sadakati ele alır.

Türkiye için önemi, İlyada destanının antik çağlardan günümüze kadar uzanan bir kültürel bağlam sunmasıdır. İlyada, Anadolu'nun antik dönemdeki coğrafyası ve kültürel zenginliklerine ışık tutması bakımından Türk edebiyatı ve kültürü için önemli bir kaynaktır.

İlias, tanrıların müdahalelerini ve etkileşimlerini anlatan bir destandır. İlias destanında, Zeus, Apollon, Ares, Athena gibi tanrılar önemli roller oynar. İlyada'nın baştan sona kadar bir tanrı tarafından desteklenen kahramanların hikâyesini anlatması, İlias'ı tanrılar arasındaki mücadelelerin ve insanların kaderleri üzerindeki etkilerinin bir temsilcisi yapar.

Önce İlyada gelir, ardından Odysseia gelir. İlyada, Truva Savaşı'nın son aşamalarını anlatırken, Odysseia destanı ise Truva Savaşı'nın ardından Odysseus'un maceralarını anlatır. İlyada ve Odysseia, Homeros'un iki büyük destanıdır ve aynı mitolojik evrende geçerler.

Kalevala, Finlandiya edebiyatının önemli bir destanıdır ve İlyada'dan farklı bir kökene sahiptir. Kalevala, Fin mitolojisi ve kültürü üzerine yoğunlaşırken, İlyada, antik Yunan mitolojisi ve kahramanlık değerlerine odaklanır. İlyada, Truva Savaşı'nı ve savaşın etkilerini anlatırken, Kalevala, Finlandiya'nın mitolojik geçmişini ve kahramanlık hikâyelerini ele alır.


"İlyada Destanı, Homeros' un Yunanca İlias adını taşıyan destanı, İlyon ya da Troya olarak anılan kentin destanıdır. Konusu Troya savaşı ve bu savaşın ancak kısa bir dönemini kapsar. 24 bölümlü ve 16000'i aşkın dizeli destan Troya savaşının dokuzuncu yılında tam 51 günlük bir süreyi kapsamaktadır."
"İlyada Ne tanrısı?
İlyada'da tanrılar tamamen özgür iradeleri olan varlıklar gibi görünse de, aslında onlar kaderin askerleri gibidir ve kadere hizmet ederler. Bu destanda insanlar tanrı- lar tarafından nasıl kontrol edildiklerini anlamaya çalışmaktadırlar."

kalka savaşı
16 temmuz 1223'te mogollar'in sayica ustun olan ruslar'in agzina vermesi ile sonuclanan savaş subutay batur ve kurtcebe noyan komutasındaki moğolların stratejik keşif harekatı sırasında yollarını kesmeye gelen birleşik rus knezlikleri ordusunu topluca kılıçtan geçirdikleri savaş. volga'nın bir kolu olan kalka nehri kıyısında gerçekleşmiştir. savaşın sonucunda rus knezleri öyle bir ezilmiştir ki on yıl sonra moğollar fetih için döndüklerinde önlerine çıkacak doğru dürüst bir rus gücü bulamamışlardır.

31 mayıs 1223'te kalka nehri yakınlarında moğollar ile kiev granddükalığı, galiçya knezliği, çernigov knezliği ve kumanlar ittifakı arasında gerçekleşen savaş.

moğollar her sene yaptıkları sürek avından uyarladıkları taktiklerini bu savaşta da denemişler ve başarılı olmuşlardır. basitçe özetlersek eğer bu taktik rakibe bir gösteriş harekatı düzenlemek ve ardından düzenli bir şekilde geri çekilip düşmanı çember içine almaktır. işte bu sebepten ötürü moğollar 8 gün boyunca rus-kuman ittifakından kaçar gibi görünüp kendi ordularından daha kalabalık olan müttefik ordusunu kalka nehri kıyılarına çekti.

savaşın olacağı gün zaten sisliydi, ama moğolların yaktığı neft sisi iyice yoğunlaştırmıştı. 20bin kişilik moğol ordusu en aşağı 40bin kişilik ve büyük bir mallık yapıp sisin içerisinde ilerleyen müttefik ordusunu çembere aldı ve kesin bir zafer kazandı. bu arada rivayetlere göre ortalama bir moğol süvarisi dakikada 6 ok atabilirmiş. gariban ruslar sisin içerisinde moğolları bulana kadar adamların ok hedefi oldular.

bozkır yasasına göre soylu kişilerin kanlarını akıtmak günah olduğundan esir alınan 2(3te olabilir, hatta bir ihtimal 4; ama 3 olması lazım hatırlamıyorum) rus knezi bir sandığa tıkıldı, ki bu sandığın üzerinde cebe ve subudey zaferlerini kutluyorlardı. tabii knezlerin bu mütevazı saygı gösterisinden ne derece hoşnut olduğu ayrı meseledir. yine de kültürler arası diyalog alışverişi ve bozkır kültürünü dış dünyaya tanıtma açısından olumlu bir hareket olabilir.

zaferden sonra macaristan ve polonya yolu moğollara açılmıştır. 
insana ne büyük iskender, ne de atilla, tek gerçek subutay noyan dedirten muharebedir.

aslında ukrayna steplerinde keşifte olan subutay ve jebe, gürcistan'da iki üç zafer kazandıktan sonra kıpçak ve volga bulgarları tarafından saldırıya uğradıklarında başlamıştı herşey.

bu arkadaşlar türk olduğundan, subutay'ın görece küçük bir moğol kuvveti ile kendilerine büyük kayıp vermeden diş geçirmesi olanaksız olacaktı. o yüzden kıpçak beylerine çok büyük rüşvet verip savaştan çekilmeye ikna etti, yalnız kalan volgaları tarumar ettikten sonra kendi topraklarına dönmekte olan kıpçaklara da yetişti ve burada da onların ebesine atladı.

işte ortalığı karıştırmakta ve maraz çıkarmakta ustalığımızı gösteren kıpçaklar, hemen rus knezliğine, kiev'e koştular.

slavlar, kalan kıpçak atlıları ile birlikte 50 bin kişilik bir ordu kurdular ve subutay'ın karşısına çıktılar. ve harezmşahlar'dan ders almayıp, kendilerinden olaya müdahil olmamalarını, kıpçak beyleri ile kendisinin kavgasının onları alakadar etmediğini salık veren subutay'ın ulaklarını öldürdüler. ve işte tam bu hareket üzerine ''savaş mı istiyorsun kamoon!'' durumu oldu.

oraya zaten cengiz han'ın emriyle keşfe çıkmış, kırım'da venedikli kolonilerle birlik olup bir iki sefer yapmış ve avrupa hakkında istihbarat toplamış olan subutay, buradaki küçük knezlikleri yenerse ileride moğolların ukrayna'dan silindir gibi geçeceğini hesap ederek kendisinden kalabalık olan düşmanın karşısına ordusu ile çıkmaya karar verdi.

lakin ki bu, slavların bildiği türden bir karşılaşma olmayacaktı. subutay moğolların avlanma teknikleri sırasında geliştirdikleri, bizim hilal taktiği olarak bildiğimiz sistemin daha bile gelişmiş olan komple ricat ve rakip takımın boyunu uzatarak bloklar arasındaki bağlantıyı koparma hamlesiyle tam 9 gün boyunca, kalka nehrine kadar geride erzak, hayvan falan bırakarak çekildi.

kıpçaklar en ileride, kimi rus prensleri onların arkasında, en arkada da savaşa biraz isteksiz giren üçüncü mstislav'ın kuvvetleri şeklinde zaafiyet içerisine düşmüş olan rus ordusu, kalka nehrini geçtikten sonra arkasından gelen düşmana bir anda bodoslama saldıran subutay'ın yıldırım harekatıyla şoka uğradı.

neft adı verilen, bir çeşit barut dolu keseden yapılma silahları da kullanan moğollar, merkezde kargılı ağır süvarileriyle en büyük zaafı bir yerde kıstırıldığında feci av olan türk atlılarını biçtiler, kanatlardan ise atlı moğol okçuları rus prenslerinin kuvvetlerini duman ve ok yağmuruna tuttular, çavuş oklarının falan da etkisiyle ne olduğunu anlayamayan ruslar tam anlamıyla subutay tarafından kahredildi, daha düşman ne olduğunu anlamadan nehrin öteki tarafına geçip kalan kuvvetleri tarumar etmeye giren, ordunun ileri hattı dağılıp kargaşaya düşünce iyice düzeni bozulmuş olan rusları tırpanla buğday biçer gibi biçen moğollar, knez mstislav'ı bir tepede kıstırdılar.

mstislav burada yük arabaları ve ne bulursa bir istihkam kurup düşmanın kendisinin direnişinden sonra ''bu kadar yeter'' demesini ve belli bir yerden sonra aman vermesini umdu. ruslar burada tüm güçleriyle direnseler de bütün erzakları, hayvanları ellerinden gitmiş, bütün orduları dağılmış haldeydi ve düşman her taraftan ok yağdırıp neft ile bombalıyordu kendilerini.

teslim olmak için istihkamdan çıkmaya yeltenseler de bir kere burada düşmanın bütün gücünü kırabileceğini anlamış olan subutay'ın hiçkimseye acıyacağı yoktu. subutay akıllılık edip askerlerinin çemberinde bir gedik bırakarak karşı tarafa taaruza geçti, kaçmak için bir umut bulmuş olan rus sol cenahı da bu gedikten var gücüyle koştursalar da bu da boşuna bir hamleydi, sadece knezlerinin elini daha da çok zayıflattılar, çünkü süvari veya piyade farketmeksizin, hafif moğol süvarilerinden kaçmalarına imkan yoktu. her biri yakalanıp uçsuz bucaksız ukrayna steplerinde avlandılar.

bu savaşla birlikte moğolların avrupa'ya köprübaşı kurulmuş oldu. aslında hiçbir toprak fethedilmedi, lakin ruslar tasavvura sığmaz yenilginin ardından bellerini zaten doğrultamamışken moğollar bu sefer tam güçleriyle topraklarında biteceklerdi.

subutay ve jebe, savaşı kazandıktan sonra rus prensleri ve kumandanlarını bir çeşit kutuya hapsetmiş, sonra da kurmayları ile bu kutunun üzerinde yiyip içmiştir.

sözün özü, salak olmayın, moğolların elçilerini öldürmeyin. yoksa şöyle gelirler kapınıza

"2. dünya savaşında yahudileri hedef alan almanlar türklere dokunmuyormuş. "biz türküz" diyenlere "tamam sen geç" deniyormuş. aslında bu bilgi lise değil ortaokul tarih bilgisi, anlatan da tarih değil matematik öğretmeni idi. hatta bu öğretmen sigara zararlı ama günde 1 tane içerseniz faydalı olur da diyordu. ingilizce öğretmeni de x y denkleminin arasına menkıbeler sıkıştırır, asıl din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni ise kovboy çizmesi giyer çıt çıkarana sille tokat girişirdi. sen genç beyinlerin amına koy, ondan sonra amerika bizi yönetiyor de. ulan sen hayatımı sikme beni kendi halime bırak viyana kapılarına dayanmazsam adam değilim."


Călugăreni Muharebesi

Călugăreni Muharebesi, erken modern Romanya tarihinin en önemli savaşlarından biridir. Bir baskın sayılabilecek savaş, 23 Ağustos 1595 tarihinde Mihai Viteazul idaresindeki Eflak Ordusu ile Koca Sinan Paşa idaresindeki Osmanlı Ordusu arasında gerçekleşmiştir. Hristiyan ve Osmanlı güçleri arasında gerçekleşen muharebe, 1593-1606 Osmanlı-Avusturya Savaşı'nın bir parçası olarak değerlendirilir.

Călugăreni Muharebesi
1593-1606 Osmanlı-Avusturya Savaşının bir parçası

Călugăreni Muharebesi
Tarih 23 Ağustos 1595
Bölge 
Călugăreni
Sonuç Taktiksel Eflak zaferi
Taraflar
 Osmanlı İmparatorluğu
 Eflak Prensliği
Komutanlar ve liderler
 Koca Sinan Paşa
 Mihai Viteazul
Güçler
100.000 Osmanlı askeri (30.000-40.000 katılan)
10.000 Eflak askeri
5.000 paralı Sekel Askeri.
Kayıplar
10.000-15.000
1.000
Tarihi
Değiştir
Bütün Osmanlı kuvvetleri, yaklaşık 100.000 asker olarak tahmin ediliyor.[1] Fakat yaklaşık 30.000-40.000 Osmanlı askerinin savaşa katıldığı görünüyor.[1] Mihai Viteazul tarafında ise toplamda yaklaşık 16.000 asker ve 12 büyük alan topu ve Transilvanyalı (Sekeller) paralı askerler bulunuyordu.

Seferden dönen Osmanlı Ordusu, Eflak'ta Neajlov nehrinin üzerindeki köprüden geçmektedir. Civarda düşman aktivitesi tespit edildiği için geçişe Akıncılar da refakat etmektedir. Ordu sağ salim karşıya geçtikten sonra Akıncılar da geçmeye başlar. Bu esnada Mihai Viteazul komutasındaki Eflak ordusu baskın verir. Şiddetli top ve tüfek ateşi ile köprü ve akıncılar ateşe tutulur. Köprü yıkılır. Akıncıların bir kısmı boğulur, kalanlar da ağır ateş altında hayatlarını kaybeder.

Sahabe kurdu sahabe yıktı
“Siyasi manevralar ve iktidar kavgası” başlıklı yazıda, Sıffîn savaşına giden süreci özetlemiştik. Kaldığımız yerden devam edelim. Muaviye'nin taraftarları karşısında Hz. Ali'nin ordusu galip gelmek üzeredir. Bunun üzerine yeni bir taktik devreye sokulur ve Muaviye'nin askerleri, büyük Şam mushafını beş mızrağın ucuna takarak havaya kaldırırlar ve “aramızda Kur'an hakem olsun” diyerek Iraklıları Allah'ın Kitabı'nın hakemliğine davet ederler. Bu tutum Hz. Ali'nin ordusunu birbirine düşürür; Hz. Ali, bunun bir savaş hilesi olduğunu anlatmaya çalışsa da askerlerinden bir bölümü onu dinlemez hatta öldürmekle tehdit ederler. Böylece Ali, savaşı durdurmak zorunda kalır.

İki taraftan da hakem seçilir; Şam tarafının hakemi Muaviye'nin emriyle Amr b. As olur; Irak tarafının seçimi ise tartışmayla başlar ve Hz. Ali, kendisine isyan edenlerin ısrarı üzerine savaşa dahi katılmamış olan Ebu Musa El-Eş'ari'yi istemeyerek hakem tayin etmek zorunda kalır. Böylece siyasi manevralar hakem meselesinde de devam eder. Hz. Ali, dönen oyunun farkındadır fakat siyasi ve hukuki açıdan haklı olduğunu düşündüğünden, muhataplarına bile bile taviz verir. Aslında hakem olayının ardındaki neden halife seçimi değildir ama Hz. Ali'nin bunu kabul etmiş olması, Muaviye'yi kendisiyle eşit konuma taşımıştır. Kaldı ki, tüm kaynaklar Muaviye'nin ordusunun yenilmek üzere olduğunda hemfikirdir, Muaviye ilk hamlesini başarıyla gerçekleştirir.

Tefsir ve fıkıh otoritesi, aynı zamanda Hz. Peygamber'in amcasının oğlu Abdullah b. Abbas,  buluşma yerine gitmeye hazırlanan Ebu Musa'ya şu tembihte bulunur: “Ali'ye biat edenlerin, Ebu Bekir, Ömer ve Osman'a biat edenler olduklarını unutma. Ali'de onu hilafetten uzaklaştıracak bir durum yoktur. Muaviye'de ise onu hilafete yaklaştıracak bir haslet yoktur.”

MUAVİYE'NİN HİLELİ GALİBİYETİ

Ebu Musa, Ali'nin temsilcisi değil de sanki üçüncü bir tarafmış gibi davranmaktadır. Muaviye'nin hakemi Amr b. As ise son ana kadar Muaviye'yi korur. Ebu Musa, Amr'a her ikisini de azledelim, şûra kimi istiyorsa onu seçsin teklifinde bulunur. Amr b. As, bu teklifi hemen kabul eder, zaten Muaviye'nin ve Amr'ın beklentisi de budur. İki tarafın temsilcileri yanlarında dört yüze yakın gruplarla Erzuh denilen yerde buluşur. Amr, Ebu Musa'dan iki tarafın huzurunda kararını açıklamasını ister. Ebu Musa, Hz. Ali'yi görevden azlettiğini ilan eder. Kaynaklar onun bu konuda zaten istekli olduğunu yazar. Bunun üzerine Muaviye'nin hakemi Amr b. As da Ali'yi azlettiğini, Muaviye'yi ise halife tayin ettiğini ilan eder. Böylece “hakem vakası” fiyaskoyla biter; Muaviye, mağlup olacağı savaşı siyasi manevralarla galibiyete çevirmiştir.

Hakem meselesinin bu şekilde bitmesi, Hz. Ali taraftarları üzerinde şok etkisi yapar. Ali'nin itirazlarına kulak asmayan grup pişmanlıklarını ve savaşa devam edilmesi gerektiğini dile getirirler. Hem kendilerinin hem de Ali'nin hatalı olduğunu ve Ali'nin tövbe etmesi gerektiğini söylerler. Hz. Ali bunu reddedince ordudan ayrılan bu grup, Ali'yi küfürle itham eder. Sözde barış getirecek olan hakem vakası Hz. Ali'ye karşı cepheyi genişletmiş, Muaviye'nin yanı sıra Ali'nin ordusundan ayrılan ve artık Hariciler olarak anılacak grupla da Hz. Ali mücadele etmek zorunda kalmıştır.

RADİKAL ZİHNİYETİN KÖKENİ

Kendi siyasi düşüncelerini Kur'an'a dayandıran ve bu görüşleri kabul etmeyenleri kafir ilan eden Hariciler, İslam toplumunda ilk siyasi parti olarak nitelendirilir. Haricilerin bu tutumu sonraki tüm grupları etkileyecek ve siyasi zeminde oluşan bu yaklaşımlar itikadi ve ameli mezheplere dönüşecektir.

Haricilik, Peygamber'e “Allah'tan kork” diyecek kadar kaba, şekilden öteye geçmeyen, nazariyattan uzak, çöl kanunlarını din zanneden bir zihniyettir. Hadislerde bu grupla ilgili Hz. Peygamber'in kınayıcı pek çok sözüne rastlanır. “Hüküm vermek ancak Allah'a aittir” sloganlarıdır; bu sözün sahiplerinin zihniyetini çok iyi bilen Hz. Ali sözle ilgili şöyle der: “Kendisi ile batıl kastedilen hak bir söz.” Nitekim Muaviye'nin karşısında Ali'den yana olan, sonra Hz. Ali'nin halifeliğine karşı çıkan bu zihniyet acımasızca Hz. Ali'yi şehit edecektir.  İslam'da tekfir hareketini başlatan bu bağnaz grup ardı arası kesilmeyen isyanlarda ve savaşlarda binlerce Müslümanı kesmiş; kadınların ve hatta çocukların dahi kanını helal saymışlardır. Başında sözde İslam yazan günümüz terör örgütlerinin veya kendisi gibi inanmayanları ötekileştiren/tekfir eden radikal zihniyetin tarihteki kökleri buralarda aranmalıdır.

Dört halifeden üçünün öldürülmesiyle sonuçlanan bu dönemle ilgili Prof. Dr. Ahmet Akbulut şu saptamayı yapar: “Kurumlaşmaya değil, kişilere dayanan bu siyasi sistem kısa zamanda çöktü. Kısaca Hz. Peygamber'den sonra, sahabe tarafından kurulan siyasi yapı, yine sahabe tarafından yıkılmıştır. Bu tarihi bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır.”

Yorumlar