deneme 35




< Japonca‎ | Günlük konuşmalar
済みません。
Sumimasen.
Affedersiniz.

ご免なさい。 /お邪魔しました。
Gomen nasai. / Shitsurei shimasu.
(Gomen nasay. / Şitsırey şimas.)
Özür dilerim.

遅れてご免なさい。
Okurete gomennasai.
(Okırete gomennasay.)
Özür dilerim, geç kaldım.

お邪魔でしょうか?
Ojama deshoo ka?
(Ocama deşoğ ka?)
Rahatsız ediyor muyum?

お邪魔しました。
Ojama shimashita. / Shitsurei shimashita.
(Ocama şimaşta. / Şitsırey şimaşta.)
Rahatsız ettim.

お世話になりました。
Osewa ni narimashita.
(Oseva ni narimaşta.)
Size zahmet oldu.

お構いなく。
Okamai naku.
(Okamay nakı.)
Zahmet etmeyin.

とんでもありません。
Tondemo arimasen.
Rica ederim.

かまいません。
Kamaimasen.
(Kamaymasen.)
Farketmez. (Sorun değil.)

気にしないで下さい。
Ki ni shinaide kudasai.
(Ki ni şinayde kudasay.)
Aldırmayın. (Boş verin.)

Köle Ticareti
Brezilya'ya transatlantik köle seferleri 1534 yılında ilk olarak günümüz Senegal ve Gana kıyılarından başladı. Nihayetinde Amerika'ya köle ticareti Senegal'den Angola'ya kadar tüm batı kıyılarından ve 18. yüzyıla gelindiğinde Mozambik ve Doğu Afrika'dan da yapılmaya başlandı.

"Liberal demokrasinin hak ettiği değeri görmeyen özelliklerinden biri liderlerinin yanılgılarına baskın gelmesidir. Muhalefetin ve özgür basının eleştirileri liderin ayaklarının yere basmasını sağlar ve asılsız bilgilerin yayılmasını engeller. Gücü bu şekilde dengelenmeyen ve kendileri hakkında sadece iyi şeyler duyan diktatörler için durum, kendini makul seviyelerde aldatmanın ötesine geçerek tehlikeli yanılgılar içine düşmeye varır. Tabii, demokratik yönetimlerde de kendini aldatmaya yönelik zincirleme reaksiyonlar oluşur; bazıları Amerika ve İngiltere'nin Irak savaşı sırasında bu duruma düştüğünü savunuyor. Ama otoriter rejimlere kıyasla özgür toplumlarda böyle şeylerin olması daha zordur. Olgun demokrasiler için en büyük sorun belki de seçmenlerin ve medyanın çarpık bir dürüstlük ideali yaratmış olmasıdır. Kamu hayatından her türlü hileyi silme peşinde koşmak sadece kendini aldatmak anlamına gelebilir."

"Bütün toplumların ihtiyacı, güvenliktir."

"Bir nesil Nişabur kentinin iki defa depremle yerle bir olduğuna şahit olmuştu. Dönemin mimar ve mühendislerinin geliştirdiği teknikler büyük bir deprem karşısında çaresiz kalıyordu.

"Kuzeyde ve doğuda Çin’i İndus Vadisi’ne bağlama konusunda hayatî bir rol oynayan Soğd tüccarlar, Budizm’i büyük bir enerjiyle aktarıyordu. Bunlar Orta Asya’nın kalbinden gelen gezgin tüccarlar; başka bir deyişle sıkı dokunmuş ağları ve etkin kredi kullanımları sayesinde uzun mesafeli ticarete hükmetmek için ideal konumdaki klasik aracılardı

"Türkiye ile öteki geri kalmışlardan herhangi birini yan yana koysak, arada tarihin ve kültürün yarattığı büyük bir farklılık olacaktır. Ancak, geri kalmışlığın incelenmesinde, toplumun tarihi gelişme sürecinde aldığı yol ve başlangıç noktasıyla vardığı yer önemlidir. Bu açıdan, Türkiye bir Mozambik'ten, Kongo'dan, Guatemala'dan çok daha geri kalmıştır. Çünkü Mozambik her zaman aynı Mozambik olmuştur. Kongo aynı Kongo, Guatemala aynı Guatemala. Türkiye ise belirli bir dönemde öteki ülkelerle kıysalandığında en ileri bir noktada gözükmektedir. Sonra gerilemeye başlamış, gerileye gerileye günümüze, aynı kıyaslama yapılınca çok arkada gözüken bir yere varmıştır. Yani, kavramın dinamik anlamıyla, tam bir geri kalmış ülkedir. "

"Osman Bey'in ölümünde 3 milyonluk Osmanlı nüfusunun bir milyonunu Hristiyanların meydana getirmesi ilgi çekicidir."

"Dün ve bugün teoriyi, bugün ve yarın pratiği hazırlar."

"İslam aynı zamanda dünya görüşü, devlet felsefesidir.

Kitap okumak,spor,dil öğrenmek önemlidir ama bunu hayatla yüzleşmekten korkup kabuğunda konfor alanına dönüştürenler çok fazla.

Hayat deneyimine,korkularınızla yüzleşmeye konfor alanında ulaşamazsınız.

Koltuğunuzdan kalkıp yeni deneyimlere,kendinizi fethetmeye ihtiyacınız var.

Fatih çevresindeki dar kalıbı kırmış bir adam 
Fatih Atatürk arası boştur
Fatih İstanbulu daha kolay fethecedekken iki ay da fethediyor . Gelenek gereği üç gün yağma yapılacak kitapları bana verin diyor. Adam kanunlara atlaslara bakıyor ve hedef Avrupa diyor . 
Fatihi öldürulmesinide üç şüphe var . Papa Venedikliler ve oğlu beyazit. En kuvvetli şüphe Beyazıt çünkü kardeş katli vaciptir diyor devlet bekası için adam korkuyor haliyle. En yakınında o var . Dindar biri ve geldiğinde Fatih'in yaptığı herşeyi bozuyor.

III. Murat'ın israf ve sefahetinin en ibretli örneklerinden bir diğeri de, Şehzade Mehmet'in sünnet düğününde (1582) olmuştur. Bir seneden fazla hazırlıkları süren bu düğüne Asya, Avrupa ve Afrika'dan hükümdarlarla, ülkenin valileri davet edilmişti. Peçevi İbrahim Efendi: "Bu düğünde harcanan paralar pek çok... Bunu tasvir etmeye ve anlatmaya ifade yeteneğimiz kısıtlı" diyerek, düğün hakkında bilgi vermekten kaçmışsa da, biz yine de bu düğünden kısaca bahsetmekte yarar görüyoruz. Zira bu örnek bile III. Murat'ın müsrifliği için yeterlidir sanıyoruz: ...Sünnet düğününün 3. gününde sultanlar şekerleme kervanıyla 'At Meydanı'na geliyorlardı... Gerçek büyüklükleriyle şekerden 9 fil, 17 aslan, 19 pars, 22 at, 2 deve, 4 zürafa, 9 deniz kızı, 8 ördek, 11 leylek, 25 şahin ve 8 turna yapılmıştı... Düğün devam ettiği sürece -ki 56 gün sürmüştür- her gece 1000 ekmek, 1000 tepsi pilav, 20 sığır ve bu miktarda diğer yiyecek ikram edilmişti. Şehzade Mehmet'i sünnet eden cerraha, III. Murat, 10.000 dukka altını, 39 top kumaş, som altından leğen ve bir ibrik hediye etmişti. (...)

Şehzade Mehmet'in sünnet düğününde sadece israf ve sefahet değil, sefalet ve rezalet de diz boyu idi. Gerçekte bu düğünde çok üzücü olaylar meydana gelmiştir. Bunlardan biri, tıpkı Roma soylularının, patricilerin, kölelere yaptıkları gibi, esirlerin birbirleriyle dövüştürülmesidir ki, kılıç ve mızraklarla birbirlerini yaralayan kölelerden iki kişi hayatlarını, padişah ve konuklarının zevkleri uğruna kaybetmişlerdi.

Diğer üzücü ve çirkin bir olay da, düğün esnasında fahişeliğin yaygınlaşması ve namuslu kadınların zorla odalara kapatılması idi... Düğün süresi boyunca eğlence gerekçesiyle açıkça fahişelik yapılıyor, içki su gibi içiliyordu... Bu tür çirkinlikler artınca, şehir subaşısı Ahmet Çavuş, bir bölük yeniçeri ile odaları basmış, fahişeleri toplamaya başlayınca, engel olunmuş ve zorla bölüğün ellerindeki fahişeleri geri almışlar, çıkan çatışmada iki sipahi askeri öldürülmüştü.

III. Murat, düğünde hokkabazlık yapan pek çok kişiyi de rastgele yeniçeri ocağına aldırmış, bu da ocağın, zaten kötü olan durumunu daha da berbatlaştırmıştır.


ANALİZ 2: OSMANLI'NIN YIKILIŞI 1908 
Resmi tarih bize Osmanlı Devleti'nin 1922 de yıkıldığını söyler ancak bu doğru değildir. Osmanlı geleneksel yönetimi 1908 de ikinci meşrutiyet ile sonlanmış, büyük yıkım uzun sürdüğünden devletin ortadan kalkması 1920 lere kadar uzamıştır. 

Devleti bir gemiye benzetirsek; kaptan köşkü 1908 de düşmüş ve gemi yönetimi ele geçirilmiştir ancak geminin büyüklüğünden dolayı batırılışı 1908 den başlayarak 1920'lerin ortalarına kadar sürer. Bu devletin varlığının 1920’lere kadar devam ettiği anlamına gelmez; esas itibariyle çöküşün başladığı tarih olan 1908 sonrası ortada olan devlete Osmanlı devleti denemez. Karmaşanın hüküm sürdüğü etkisiz ve gücü olmayan iki padişahın ittihatçılar tarafından yönetime getirildiği bu dönemde Osmanlı Devleti topraklarının yaklaşık %80'ini kaybetmiştir.  

Osmanlı Devleti’nin 20 yüzyılın başında bir enkaz halinde olduğu doğru değildir 1908 de Osmanlı Devleti çok büyük ölçüde borçlarını ödemiş, Hicaz demiryolu gibi mega projeleri hayata geçirmiş, eğitim sistemini tamamen reforme etmiş bir durumdadır. Sanayileşme konusunda sermaye yetersizliği vardır ancak o dönem dünyada çok az ülkede gerçek anlamda sanayileşmeden ve sermaye birikiminden bahsetmek mümkündü. 

Sırasıyla gidecek olursak 1908 de İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra ordu ve bürokraside bütün ehil kadrolar tasfiye edilmiştir. 

1909 da Bosna Hersek Avusturya tarafından işgal edilmiş ve İttihatçı yönetim tarafından bu işgale hiçbir askeri karşılık verilmemiştir. Hemen ardından İtalya Trablusgarp'ı işgal etmiş Makedon isyanı çıkmıştır.

1911 de başlayan bu işgal ve isyanları 1912 de başlayan Balkan Savaşı takip etmiş ve devlet yüzyıllar içinde aldığı toprakları birkaç ay içinde kaybetmiştir. 
Bu dönemde İstanbul'da başa getirdikleri göstermelik padişahın yönetiminde İttihatçılar devletin imkanlarını yağmalamak ve sonu gelmeyen siyasi tartışmalarla olan biteni seyretmekle meşguldürler. 

1912 de başlayan Balkan Savaşı ile Çatalca'ya kadar tüm Balkan toprakları kaybedilmiş, ancak Edirne'ye kadar olan bölge daha sonra karşı bir taarruzla geri alınabilmiştir. 
Ardından 1914 te Dünya Savaşı'ndan sokulan devlet tüm hazinesi yağmalanmış olduğu için salt asker gücüyle pek çok cephede imkânsızlıklar içinde savaşmış ancak sonuca engel olamamıştır. 

Gerçekte savaş olarak adlandırılan bu dönem bir paylaşım ve etnik temizlik projesinin gerçekleştirilmesinden ibarettir. Ayrıntılı incelendiğinde görüleceği gibi bu projeyi yürütenler esas itibariyle yabancılardan çok kendi içimizdeki elemanlarıdır. 

Bu dönemde resmi olmayan rakamlara göre Balkanlar ve Kafkasya'da 5 milyon civarında müslüman türk hayatını kaybetmiştir. 1924’te Türkiye nüfusunun 19 milyon olduğu göz önüne alınırsa bu o dönemki nüfusun dörtte biridir. Bugün ülke nüfusuna aynı oranlamayı yaparsak 20 milyon insana tekabül eder. 

Maalesef bu durumun sorumluları olan ittihatçılar hiçbir zaman tam anlamıyla sorgulanmamış, kendilerini kullanan güçler tarafından ortadan kaldırılan 3 lideri ise sonradan kahramanlaştırılarak Şişli'de Anıt mezarlara defnedilmişlerdir. 

Ülkemizde yapılacak tüm tarih araştırmalarının ve analizlerini temel amacı 1908 - 1924 arasındaki bu büyük yıkımı ele alarak ayrıntılı şekilde aydınlatmak olmalıdır

atatürk'ü bir zirve, tepe noktası, aşılamaz bir abide olarak anlayıp, atatürk'ün beyaz ata binmiş halde çıkıp ülkeyi kurtaracağını bekleyenlerin aksine atatürk'ün "aşılması gereken" bir lider olduğunu dile getirmiş akademisyen, entelektüel. ((bkz: atatürk'ü tamamlamak))  

böyle adamları devlet de sevmez, atatürkçüler de sevmez, atatürk düşmanları da sevmez. işte bu yüzden böyle adamlar hep öldürülmüştür.

cinayetinin hemen sonrasında çekilen görüntülerin linki yukarıda verilmiş zaten.

üzeri örtülü, bir yandan katip kadın bir şeyleri daktilo ediyor, yanından otobüs geçiyor, tütengil'in eli örtünün altından çıkmış, saati görünüyor, kanı asfalta akıyor...

" "sen ölmedin" edebiyatı ile atatürkçülüğe ve türk milletine yararlı olunamaz. atatürk'e yapıla-cak kötülüklerin en büyüğü onu bir evliya haline getirmektir. basmakalıp, şekilci ve çıkarcı atatürk sevgisi artık yerini gerçekçi, tenkidçi ve tamamla-yıcı çalışmalara bırakmalıdır. atatürk sömürücülü-ğüne bir son verilmelidir."

gençlik yıllarında bitirme tezini prens sabahattin üzerine yazarken diğer yandan da değirmen adında bir dergi çıkarır. bu derginin önsözünün bir kısmı şöyledir:
"her doktrine saygılıyız. beyoğlu caddelerini eskilik yenilik yaygarası koparan sarhoş edebiyatçılara bıraktık. güneşi, köyümüzü, insanları anadolu'yu hatırlattığı için beyazıt semti yeter bize. baudelaire, rimbaud gibi serseri olmaya niyetimiz yok."

işte bir sosyoloğun 20'lerindeki realist tavır.*

arslan kaynardağ'ın 'tanıdığım toplumbilimciler' isimli bildirisinden alınma

kahpece bir saldırı sonucu öldürülümüş, aydın bir sosyoloğumuzdu. dr. rıza nur'un hatıratından ilk kez bahsederek ortaya çıkaran özel bir şahsiyettir. atatürk'ün putlaştırılması sürecine zinhar karşı çıkmış; atatürk'ü anlamanın, çağdaşlaşmanın bilimle, adaletle ve insanca yaşamayı tesis etmekle mümkün olacağını ortaya koymuştur.

eğitim sosyolojisi dersi ödevi için "bakalım koca çınar'ın bize bıraktıklarından yararlanabileceğim ne var?" diye kütüphaneme göz gezdirirken az gelişmenin sosyolojisi ile tanıştığım merhum akademisyen. dedemin köy enstitüleri'nden hocası, kim bilir katledildiğinde ne denli üzüldü. babanemin "evlendiğimizde ziyaret etmiştik, 'bu güzel hanımı nereden buldun?' diye bana iltifat etmişti" diyerek anarken hafiften gözlerini dolduran değerli bir hoca.

vaktiyle kadirşinaslık gösterip "kitaplar arasında 44 yıl" kitabı için "birkaç söz" yazmışlığı da bulunan profesör. o yazısında muzaffer gökman'ı şöyle tanımlamış:

"işini sıkı tutan kişinin adının sinirli, prensiplerine bağlı kişinin adının aksi, saatinde herkesi iş başında görmek isteyen kişinin huysuz olarak nitelendirildiği bir toplumda giriştiği savaştan 'muzaffer' olarak çıkmak için kendi isteğiyle emekliye ayrılır."

sistemin bozulmasından, insanların ve kurumların yozlaşmasından yakınıyoruz sıklıkla. tütengil'in gökman hakkında yazdığı yazı; işleyiş/bürokrasi vb. ne kadar kötü olursa olsun, asıl "insandaki" görev bilincinin ve taraf gözetmeden hizmet gayretinin korunmaması ve gitgide yok olmasıyla bozulmanın da hızla başlayıp yayıldığını gösteriyor.

örneğin yine aynı yazıda gökman için, "bozuk düzenin içinde bir 'duvar saati' gibi herkesin gözetimi altında dosdoğru işleyen bir insan" benzetmesini yapıyor ve o hasletler topluma, genel kabüle ters düşse de yaşatıldığı zaman hayırlı işler ve sağlam izler bırakılabileceğine ve en önemlisi de toplumun da "böylelerinin yüzü suyu hürmetine ayakta duracağına" işaret ediyor.

belki de fikrî açıdan bambaşka noktalarda olan insanlar artık böyle hakkaniyetli ve vefalı cümlelerle birbirlerini anamadıkları için de hızla kendimizi öğütüp topluca tükeniyoruz...

"sıra bizde galiba" demişti, ard arda gelen suikastlerden sonra. 16 gün sonra katledildi. aileye, savcılıkta "bu olayın kökü çok derinlerde" denildi, 41 yıl önce.

gazeteciler, hocanın etrafını sarmış fotoğrafını çekerlerken eşi şükriye hanım "kocamın değil katillerin fotoğrafını çekin!" diye bağırıyordu. ülkenin en değerli sosyolog-yazarının katillerinin fotoğrafı hiçbir zaman çekilmedi.

ülkücüler tarafından katledilişinin yıl dönümü olan profesör. aynı zamanda da kepirtepe köy enstitüsü'nde de öğretmenlik yapmıştır.

türkiye cumhuriyeti'nin aydınlık yüzlerinden olan istanbul üniversitesi iktisat fakültesi/sosyoloji enstitüsü başkanı... 7 aralık 1979 sabahında işine giderken karanlığın hizmetkarları tarafından çapraz ateşe tutularak öldürülen eğitimci, yazar, bilim insanı.
tıpkı toplumsal özgürleşme ve ilerlemeden yana olan uğur mumcu, bahriye üçok, ahmet taner kışlalı, necip hablemitoğlu, bedrettin cömert, ümit kaftancıoğlu ve daha pek çok düşün insanımızın en üretken dönemlerinde katledildiği gibi.

köy enstitülerinde ve anadolu'nun bazı bölgelerinde öğretmenlik yapan cavit orhan tütengil, milli eğitim bakanlığınca ingiltere’ye gönderilmiş ardından da 1953 yılında sosyoloji asistanı olarak istanbul üniversitesinde akademik hayatına başlamıştır. "monteisque siyasi ve iktisadi düşünceler" üzerine çalışmalar yapmış, eğitim sorunlarına pratik öneriler getirmiştir.
temel ilgi alanı "gelişme sosyolojisi" olan tütengil’e göre, türkiye bir geçiş ülkesidir ve bu geçişte de pusula sadece atatürk'tür. atatürk’ün gençlere öğütleri arasında yer alan “benim yapmak istediklerimi tamamlayınız” sözü onun için çok özel bir konuma sahip olmuştur.

ne acıdır ki bu topraklarda doğan yurtsever ve elini taşın altına koyma cesareti gösteren tüm aydın insanlar, paranın uşakları tarafından her daim cezalandırılmış, yaşamları ellerinden alınmıştır.
zira cinayet zanlısı önce gözaltına alınmış olsa da daha sonra serbest bırakıldığı için almanya'ya kaçmıştır.
yani hep olduğu üzere; sevenler ve satanlar...
devamını okuyayım
gurusworld
07.12.2020 16:59

"az gelişmenin sosyolojisi" isimli önemli kitabında yapmış olduğu tespitinde, türkiye'nin halen niye geri kaldığını, 2021 türkiye'si üzerinden bile gayet net görülecek şekilde açıklamış kaliteli bilim insanı/sosyolog.

tütengil'e göre,

" dini ve sihri inanışların halk arasında yaygın olması, dinin vicdan hürriyeti sınırları içinde kalmayarak "dünya işleri" ile yakın ilgisi, az gelişmiş/geri kalmış ülkelerde din adamlarını ve dini önemli bir role büründürür. henüz milli bütünlüğünü sağlama yolunda ilerleyen geri kalmış ülkelerde insanlar dini ve etnik temelle, tarikat ve mezheplere göre kategorilere/kimliklere ayrılmakta, politika hayatında din istismarcılığını (din tüccarlığı ya da zübüklük) geçer akçe olmakta sürdüren bir ortam meydana gelmektedir. halbuki az gelişmiş ülkelerin karşılaştıkları güçlükleri yenmesi, halk yığınlarını meydana getiren küçük üniteleri milli bir bütün haline vardırmakla ve dini kendi sınırları içine çekmekle mümkün olabilir. iktisadi, sosyal ve kültürel bütünleşme sağlamadıkça ve laik devlet anlayışı gerçekleştirilmedikçe bir ülkenin gelişme şansı bulunmamaktadır".

ayrıca yukarıdaki satırların, hem siyasal islamcı zübüklerin (tarikatçıların, cemaatçilerin...) hem de kürtçü bölücülerin tekrar, tekrar okuması gerektiğini düşünüyorum.
devamını okuyayım
unholdings
24.03.2021 13:24 ~ 13:28

7 aralık, abd güdümlü gerici, faşist katiller tarafından 58 yaşında bir otobüs durağında katledilmesinin 42. yıldönümü...
gençlerin bugünün absürd gerçeklerini anlamıyor olmalarında onun gibi aydınların eksikliğinin de rolü var.
sanal gezgin
07.12.2021 00:42


atatürk'ü anlamak ve tamamlamak kitabı ile tanıdığım harika insan. 10 kasımlarda, 29 ekimlerde hep içim cız eder atatürk'ü anarken bir de kendisini saygı ve rahmetle anarım içimden. 7 aralık katledilmesinin yıldönümü imiş, ben de sözlük vesilesi ile öğrendim. atatürk'ü anmak güzel ve kolay, sosyal medya görselini daya gitsin. peki anlamak? tamamlamak? diyesim gelir, bu adamın kitabını insanlara tavsiye etmek isterim. sonra da vazgeçer sessizce işime gücüme bakmaya çalışırım. toprağı bol olsun.
mhtp
07.12.2021 01:16

sadece ülkücüler gibi düşünmediği ve demokrat bir karakterde olduğu için katledildi. katilleri arasında olduğu iddia edilenlerden biri mhp üyesi ve şu an hala parlementoda.
aklinizdan suphe ediyorum
07.12.2021 10:45

atatürk hakkında asılsız ve çirkin yazılar için üşenmeden ingiltere'ye giden ve o saçmalıkları ülkeye getirip yayınlayan aydın(!)
yine de bu şekil öldürülmesi hatta öldürülmemesi gerekirdi o başka.
ersnke
07.12.2021 20:33


(bkz: azgelişmiş ülkelerin toplumsal yapısı)
bornozun cebi kadar gereksiz
25.12.2021 22:25

fakir baykurt, "dost yüzler" kitabında tütengil'i şöyle anlatıyor:

“7 aralık günü levent’teki evinden çıkıp fakültesine gitmek için durağa gelen prof. dr. cavit orhan tütengil’e 12 kurşun sıktılar.
üç yerden ateş ettiler. kurşunların dokuzu hedefini buldu…
sıktıranlar onu kuşkusuz tanıyor, ama sıkanlar kime kıydıklarını biliyor muydu? bilseler sonuç değişir miydi?
bir köy öğretmeninin oğlu.
yatılı okullarda, zor koşullarda okumuş. kepirtepe’de, aksu’da, diyarbakır’da öğretmenlik yapmış.
üniversiteye geçip asistan olmuş, doçentliğe, dokuz yıl önce profesörlüğe yükselmişti.
düşünen, araştıran, konuşan, yazan bir aydın olmuştu. özellikle kırsal kesimin, köyün, şehirdeki gecekonduların sorunlarına ilişkin önemli yapıtlar verdi. öğretmenlerin, şairlerin, yazarların, resim ve müzik alanındaki sanatçıların gücü oranında dostu, desteği oldu.
ufak tefekti, karıncayı incitmekten çekindiği için toprağa usul usul basardı…”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Araplar Osmanlı'ya İhanet Etti mi?

Hükümetler Tarafından Gerçekleştirilen Tarihin En Büyük Altın Soygunları

Arizona Uçak Mezarlığı