deneme 37
"Ayrıca Çankaya ve Anıtkabir'de Atatürk'e ait kitapları inceleyenler, bu kitaplar arasında Türk-İslam tarihinin büyük yer tuttuğunu görürler. Yine bu kitaplar üzerinde çalışanlar, Atatürk'ün önemsediği ibareler altındaki çizgileri ve birtakım notları açıkça izleyebilirler.
Göçü yapay olarak teşvik etmek için, tamamen uydurma bir Yahudi düşmanlığı üretmekten bile geri kalınmaz, hatta böyle bir şeyin yapılması tavsiye edilir. Aslında, daha baştan itibaren Filistin'e göç yapay olarak teşvik edilmiştir. İşte bu maksatla kullanılan usullerden üç örnek:
Birincisi: 1948 öncesinde doğulu göçmenlerin en başta gelen topluluğunu oluşturan Yemenliler örneğidir. O dönemde halledilmesi gereken mesele, tarım işçiliği, sanayi işçiliği ve ev işleri gibi en sevimsiz ve yorucu işlerde aynı düşük ücretle çalışıp Arap işçilerin yerini dolduracak Yahudiler bulmak meselesiydi.
1908'de Yahudi Ajansı'ndan Doktor Thon'un bir raporu bu meseleye şöyle bir çözüm getirir: Sadece doğulu Yahudiler hem Araplar gibi, Araplara verilen düşük ücretle çalışabilir, hem de siyonist hedef olan "İbranî işçi" ve Filistinli çalışanların kovulup atılması meselesini gerçekleştirmeye yardım edebilirler. Raporunu şöyle tamamlar: "Eğer bu topraklara Yemenli ailelerin yerleşmesini sağlayabilirsek, aynı zamanda şu sorunu da halletmiş oluruz: Yemenli kadınlar ve kızlar, hålen hemen hemen her ailede hizmetçi olarak ayda 20 ilâ 25 Fransız Frangı gibi fahiş bir ücretle çalışan Arap kadın ve kızların yerine hizmetçi olarak çalışabilirler. "
1910 yılında Yemen'e sahte bir vaiz gönderildi. "Sosyalist" siyonist olan varşevski'ydi bu. Durum icabı kendisine "Haham Yavni'eli" adı verildi. Bu kişi Yemenlilere "Üçüncü İsrail Hükümranlığını" kuracak olan Mesih'in geldiği müjdesini verdi. Çok daha sonra 1948'de yine Yemenli Yahudiler İsrail'e "Uçan Halı" adı verilen bir operasyonla uçaklarla aynı şekilde ithal edilmişlerdi. Yeminli Yahudiler uçakta "İsrail Kralı David! David! (Ben Gurion)" diye şarkılar söylüyorlardı. Bu operasyon Aralık 1948'den Mart 1949'a kadar ve Temmuz 1949'dan Eylül 1950'ye kadar olmak üzere iki devrede gerçekleştirildi ve beş buçuk milyon dolara mal oldu.
İkinci bir örnek, yine 1948'deki "yer değiştirmiş kişiler" örneğidir. O zaman Amerikan kuşağında "yer değiştirmiş" Yahudi sayısı sadece 100 bin ilâ 114 bin idi. Yahudi Ajansı'nın yoğun propagandasına rağmen, Klausner Raporu'nun yazarı, 2 Mayıs 1948'deki Amerikan Yahudi Konferansı önünde "grup olarak Yahudilerin Filistin'e gitmeye pek arzulu olmadıkları"nın altı çizdikten sonra, şunu açıkça ilan eder: "Eminim ki bu insanların Filistin'e zorla gönderilmeleri gerekiyor... Bu programı gerçekleştirmek için, Yahudi topluluğu açısından onlarla ilgili politikayı tersine çevirmek ve yer değiştirmiş kimseler için en rahat şartları sağlamak yerine, mümkün olduğunca onları en huzursuz edecek yollara başvurmak lazım... Daha da ileri bir aşamada, Yahudileri (bu yola baş koymalarını sağlamak için) hırpalamak (harass) maksadıyla Hagnah'a (İsrail ordusuna) başvurulabilir."
Siyonist yöneticilerin asıl tasası, Yahudi mültecilerin yardımına koşmak değil, onları Filistin'e yönlendirmekti. Daha 17 Aralık 1938'de Ben Gurion siyonist yönetim kadrosuna gönderdiği bir mektupta, zulüm gören Yahudilerin Batılı ülkelere sığınmayı başarmaları "korkusunu dile getiriyordu: "Şayet (Batılı) Yahudiler, toplama kamplarındaki Yahudilerin kurtarılması ile Filistin'deki milli bir müzenin kurulmasına yardım arasında seçim yapacak olurlarsa, elbette merhamet ağır basacak ve Yahudilerin bütün enerjisi çeşitli ülkelerdeki Yahudilerin kurtarılmasına yönelecektir... Bu durumda siyonizm çarçabuk gündemden çıkacaktır. "
"Nazi katliamından kurtulanlar" için riyakârca çarçabuk gözyaşı döken Batılı hükümetlere gelince, onlar o zavallıları ülkeye kabul etmek söz konusu olunca, girişlere kontenjan koymada hiç tereddüt etmediler. Nitekim 1935 ile 1943 arasında, yabancı ülkelere iltica eden Nazizmin kurbanı iki buçuk milyon Yahudi'den sadece yüzde 8,5'uğu Filistin'e yerleşti. ABD mülteci kabulünü 182 bin (yüzde 7'den daha az) ve İngiltere 67 bin (yüzde 2'den daha az) ile sınırlandırdılar. Ezici çoğunluğu (yüzde 75'ten fazlası), yani 1 milyon 930 bin Yahudi Sovyetler Birliği'nde kendisine sığınak buldu.
Söz konusu "Klausner Raporunu hazırlayan Haham Klausner konuşmasını şöyle sürdürür: "Bizler hastalarla uğraştığımızı aklımızdan çıkarmamalıyız. Hastalara fikirleri sorulmaz, onlara sadece ne yapmaları gerektiği söylenir. Birkaç sene sonra onlar bize minnet ve şükran duyacaklar.'
3 Üçüncü bir örnek, Irak Yahudileri örneğidir. Onların ana çekirdeğini, iki bin beş yüz yıl önce, Yahudiye Krallığı'nın yıkılmasının ardından, Nabukednazar tarafından Babile götürülmüş sürgün ataları oluşturur. Bu Yahudi topluluğu (1948'deki sayıları 110 bin), ülkeye iyiden iyiye kök salmıştır. Irak'ın Başhahami Kheduri Sassoon şu demeci vermişti: "Yahudiler ile Araplar bin yıldan beridir aynı haklara sahipler ve kendilerini bu millet içinde ayrı bir unsur olarak görmezler."
Bu demeç üzerine 1950'de Bağdat'ta İsrailli teröristlerin eylemleri başlar. Iraklı Yahudilerin İsrail'e göç listelerine kaydolmaktan çekinmeleri üzerine, İsrail gizli servis elemanları, tehlikede olduklarına onları ikna etmek için, üzerlerine bombalar atmakta tereddüt etmezler... Şem- Tov sinagoguna yapılan saldırıda üç kişi ölür ve on kadar kişi yaralanır. "Ali Baba Operasyonu" diye adlandırılan göç işte o zaman başlar.
Siyasi siyonizmin Latin Amerika'da tam anlamıyla şantaj niteliğindeki operasyonları başta olmak üzere bu misalleri çoğaltabiliriz.
Meksiko Yahudi cemaati İsrail'in bir sömürgesi durumuna böyle düşürüldü. 1948 ilkbaharında "Meksiko Birleşik Fonu", katkıda bulunmayan veya yeterli miktarda ödeme yapmayan kimselerin ağır bir şekilde yargılanacaklarını ve isimlerinin yüzlerce kişinin önünde açıklanacağını ilan etti. İlk "dâvâ" 9 Haziran 1948 tarihli Die Stimme gazetesinde (Meksiko-City) haber yapıldı. Aynı sistem Latin Amerika'nın diğer ülkelerine de yayıldı. 1949'da siyonist yöneticiler tarafından servetleri üzerine konan yüzde 2'lik vergiyi ödemeyi reddeden dik kafalı Uruguaylılar, Montevideo'da sinagoglara girmelerinin yasaklandığını gördüler. Nikâh, cenaze veya sünnet merasimi için başvuracakları bir haham bulamadılar Aynı işlem Arjantin, Brezilya ve Peru'da da uygulandı.
"Sınıflandırmanın tarihi milattan önceye dayanır. Eski Yunan bilginlerinden Hippocrates (Hipokrat) (MÖ 460-377), hayvan türlerini saymış olmakla beraber, çalışmasının takibeden bölümlerinde bunların sınıflandırılması için çaba sarf etmemiştir. Yaşam formlarının sınıflandırılmasına ait bilinen en eski çalışma, Yunan filozof Aristoteles (Aristo) (MÖ 354-291) tarafından yapılmıştır. Aristoteles yaptığı sınıflandırmada yaşam ortamlarını (hava, kara ve su) temel olarak almıştır.
Sevilla kadısı İbn-i Rüşd, 1172 yılında, Aristoteles'in kitabını de Anime (Hayvanlar) adıyla kısaltıp tercüme etmiştir. Bu kitap daha sonraları Mitchell the Scot tarafından latinceye çevrilmiştir.
Bilimsel sınıflandırmanın gelişmesinde, sonraki önemli değişiklik İsviçreli profesör Conrad Gesner (1516-1565) tarafından yapılmıştır. Gesner'in çalışmaları aynı zamanda, yaşam alanında bilinen en eski derlemelerdir. Gesner'in 1558 yılındaki biyolojik gözlemleriyle bilim dünyasına sağladığı katkılar, ölümünden ancak 58 yıl sonra basılabilmiştir. Ulisse Aldrovandi'nin 1602 yılında yayımlanan araştırmaları, böceklerin sınıflandırılmasına dair ilk denemelerdir.
Yeni Dünya (Amerika)'nın bir bölümünün keşfedilmesi hayvan yaşamının yeni keşfedilen formlarına ait örnekler verilmesine ve tanımlamalar yapılmasına neden olmuştur. 16. yüzyılın sonları ve 17. yüzyılın başları, hayvanlar üzerine dikkatli araştırmaların yapılmaya başlandığı dönemdir. Bu çalışmalar öncelikle ailesel türlere yönelmiştir. Böylece organların benzerliği ile başlayan sınıflandırma yavaş yavaş gelişerek anatomik temellere dayandırılmaya başlanmıştır. Girolamo Fabrizio (1537 - 1619), Petrus Severinus (1580 - 1656), William Harvey (1578 - 1657), Edward Tyson (1650 - 1708), Marcello Malpighi (1628 - 1694), Jan Swammerdam (1637 - 1680) ve Robert Hooke (1635 - 1702) bilimsel sınıflandırmanın gelişmesinde katkıları olan bilim insanlarıdır.
İngiliz doğacı John Ray (1627-1705) bitkiler, hayvanlar ve din teolojisi hakkında önemli eserler yayımlamıştır. Historia Plantarum adlı eserinde bitkilerin sınıflandırılmasına getirdiği yaklaşım modern taksonomi için önemli bir adımdır. Ray bu eserinde daha önce kullanılan sınıflandırma sistemlerini reddetmiş, bunun yerine gözlemler sonucu ortaya çıkan benzerliklere ve farklılıklara göre bir sınıflandırma yapma yoluna gitmiştir.
Sanat açısından büyük değer taşıyan çizimler, Anna Maria Sibylla Merian (1647-1717) tarafından yapılmıştır. Merian sadece ressam değil, aynı zamanda bir tabiat araştırıcısıydı. 1699 yılında Güney Amerika'nın bugün bile en vahşi doğasının bulunduğu Surinam bölgesinde yaptığı çalışmaları 1705 yılında 54 Tablo halinde yayınlanmıştır. Merian, Entomoloji literatürüne aynı zamanda sanat yönünden en değerli ilk eserleri kazandırmıştır."
Bir devlet kulübü olan Güneşspor
1933’te kurulup 1938 yılı 11 Kasım’ında kendi kendini fesheden «Güneş Kulübü» var.
Güneş kulübünün «bürokratik» Galatasaray’dan ayrı- lanlarca kurulduğu, özellikle Fenerbahçe’den büyük katıl maların olduğu o denemin özelliği, Kadro Dergisi’nin eko nomide, h'alkevleri’nin yayın organı Ülkü Dergisi’nin de sporda devletçiliği ısrarla savunuyor olmasıydı. Ekonomi de 1929 bunalıırvna, sporda da özel kişilerce kurulup yönetilen «ulusal spor yönetimi» Türkiye İdman Cemiyetleri İttifokı’nın kulüplere dayalı yapısının kişi ve kulüp çekişmeleri yüzünden kargaşaya girmesine tepkiydi bu geliş meler... Dahası, «devletin partisi» vardı, ama, başkent Ankara’yı, onun simgesi olan Hitit Güneşi’ni İstanbul’da temsil edecek bir «devlet kulübü» yoktu. 1935-1936 futbol mevsiminde birinci lige yükselen Güneş kulübü, 1937-1938’ de, futbolun yanı sıra, atletizm ve kürekte de şampiyon oldu. Somalı’nin sözleriyle, «sporcularına sağladığı maddî, manevî İmkânlarla bir kuvvet sembolü olup çıkmıştı» (Beşiktaş Tarihi, s. 240). Tam zirvedeyken, Atatürk'ün ölümünden bir gün sonra kendi kendini feshetti Güneş kulübü... daha az"
Bugünün kültürel problemi, dil ve alfabe birliği sağlamaktır. Türkçe konuşan topluluklar, yakın bir zamanda alfabe birliği sağlarlarsa kültürel birlik çok kolay bir şekilde sağlanacaktır. Ondan sonra edebi dil olarak eski iki - Çağatay Türkçesiyle İstanbul Türkçesi- lehçeye ilaveten bir de Azerbaycan edebi lehçesi söz konusu olacaktır ki, bunlar arasındaki ortaklığın artması ve tek bir edebiyat diline doğru evirilmeleri, ortak alfabe sayesinde, mümkün olacaktır.
Siyaseten bugün bağımsız devletlerimiz var. Hazar Denizi’nin öbür tarafındaki kardeşlerimiz ayrı birer ulus devlet hâlinde geleceğe yürüyorlar. Birlikte yürüseler gelecekte var olma şansları daha fazla olacak. Aralarındaki benzerlikler ayrı birer ulus devlet olma gerçeğini değiştirmiyor. Ama tersine, ayrı birer ulus devlet olmaları da aralarındaki benzerlikleri ortadan kaldırmıyor. Geleceğe birlikte yürümeleri, ulus devletleri ortadan kaldırmak anlamına gelmiyor; bu ulus devletlerin iş birliği yapması anlamına geliyor.
Bu iş birliği Rusya’yla Çin’le, Şanghay İş Birliği Örgütü ile mümkün değildir. Çünkü hidrokarbon gelirinin paylaşımı problemdir. Rusya, bu kaynakların batıya transferindeki aracı konumunu devam ettirmek istemektedir. Kardeşlerimiz de gelirin gerçek sahibi olarak transferi doğrudan yapma hakkına sahiptirler, ama bu hak ellerinden alınmıştır. Haklarını elde edebilmelerinin yolu iş birliğidir.
İş birliğinin yolu, Türk iş birliğinden geçmektedir. Nitekim 3 Ekim 2009 tarihinde Nahçıvan’da dört Türk cumhuriyeti (Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye) böyle bir işbirliği anlaşmasını imzaladılar: “Türkçe Konuşan Ülkeler İş Birliği Konseyi” kurulmasına karar verdiler. Buna Türkmenistan ve Özbekistan’ın da bir an önce katılmasını bekliyoruz.
Türkiye’nin AB’ye girme macerasını, Türk İşbirliği Konseyi ile karşılaştırınca Turan Birliği’nin gerçekleşme şansının ne kadar yüksek olduğu görülüyor. Şöyle ki;
Yunanistan AB’ye 1957’de müracaat etti. Yunanistan AB’ye girer, biz girmezsek, aramızdaki Ege Kıta Sahanlığı ve Kıbrıs gibi meselelerde, avantajlı konuma geçecekti. Bu ve başka sebeplerle biz de müracaat ettik. 1963’te Ankara Antlaşması’nı imzaladık. Bizden çok sonra müracaat eden, bizimle birlikte aday ülke statüsüne alınan Hırvatistan bile tam üye oldu veya olmak üzere; Bulgaristan, Romanya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya daha önce tam üye olmuşlardı. AB, Yunanistan’ın kendisini tam üye kabul ettiği gibi Güney Kıbrıs Rum kesimini de, bütün antlaşmaları bir tarafa atarak, uluslararası hukuk normlarını hiçe sayarak içeriye aldı. Şimdi de 6 aylık dönem başkanlığı Kıbrıs Rum kesiminde. Bize gelince AB’de, aradan geçen 55 yıldan sonra, tam üye olacak mıyız, olmayacak mıyız belli değil. Üstelik bazılarımızın bu AB sevdasını anlamak da mümkün değil. Bunların durumu iyiye gitmiyor; ekonomik olarak batan üyelerini kurtarma çabaları bir müddet sonra çıkar çatışmasına dönüşecek. Bu AB’ye niye girelim? Oradaki kardeşlerimizin hatrına, onların Türkçelerini, müziklerini, dinlerini unutmamaları için AB üyesi ülkelerle iyi ilişkiler devam etmelidir, ama o kadar. Türkiye AB ile yaptığı Gümrük Birliği Antlaşması başta olmak üzere bütün antlaşmalarını gözden geçirmelidir.
Türk İşbirliği Konseyi’ne gelince, 1992’de başlayan ilişkilerimizin 17. yılında konsey kuruldu. Konseyden önce, TÜRKSOY 1993’te, TÜRKPA 2008’de kuruldu. Şimdi iş adamları konseyi, üniversiteler arasında iş birliğini artırma, bilgi değiş tokuşu gibi konular Türk İş Birliği Konseyi’nin gündeminde. Bu 20 yıl içinde Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın (DTM) verilerine göre, Tacikistan da dâhil, kardeşlerimizle dış ticaret hacmimiz 10 milyar doları bulmuş vaziyette ve bunun ithalat-ihracat dengesine bakıldığında, her ikisi de 5 milyar dolar civarında olmakla beraber, ithalatımızın birazcık fazla olduğu görülüyor. Buna kayıt dışını eklersek rakamların daha da büyük çıkacağı açık; nitekim Türkiye İhracatlar Merkezi verilerine göre rakamlar DTM verilerinden daha yüksek.
Bu iş birliğini artıracak yolları geliştirmek durumundayız ve bu imkânsız değil. AB üyesi ülkeler arasındaki benzerlikle ve birlikte olmanın menfaatiyle bizimkini karşılaştırınca çok açık bir fark ortaya çıkıyor. Onlar bir arada olmadan da varlıklarını devam ettirebilir. Biz bir arada olmak zorundayız. Onlar arasındaki kültür ve dil benzerliği bizimkine nazaran çok düşük düzeylerde.
Elbette bu avantajlara karşılık işin zorlukları da var. Hem de çok zor, içten ve dıştan gelen zorluklar bunlar. Dışımızdaki zorluklar deyince, bizim birliğimizden ürkecek güçler geliyor. Bölgede Çin ve Rusya başta olmak üzere, Ermenistan ve İran bizim birliğimizden rahatsız olacaklar. Onlara anlatmamız lazım bu birliktelik, üçüncü taraflara karşı bir savunma birlikteliği değildir. BM’de, başka uluslararası platformlarda birbirimize destek veriyor olmamız, diplomatik bir iş birliğidir.
İçimizdeki zorlukların başında psikolojik direnç geliyor. Meselâ alfabe birliği bizim için çok önemli bir konudur. Ancak buna başta alfabe birliğinden yana olan dilcilerimizin gösterdiği direnci kırmak gerekiyor. Bizimki diyor ki “29 harfi elletmem, Atatürk’ün yaptığı Harf Devrimi’ni deldirtmem!”, Azerbaycanlı diyor ki “ğ harfine ne gerek var?” Oysa bu sadece Türkçede değil, Kazakçada da var; sadece kendisinde yok olduğunu göremiyor, görmek istemiyor.
İkincisi “Rusya ne der?” sorusudur. Kardeşlerimiz yıllarca kendilerini yöneten ve sömüren Ruslar karşısında psikolojik olarak “Hayır!” diyebilecek duruma henüz gelmiş değillerdir. Bunun zaman içinde Türkiye’nin savunma gücü arttıkça kırılacağını varsaymak durumdayız.
Cihanşümul Mesajlar
Yirminci asırdan bu asra birçok problem devroldu. Bunların başında çevre meseleleri geliyor. İkinci Dünya Harbi’nin doğurduğu acıların ölçülmesi bile mümkün olmadı. Giderek nimetlerle külfetlerin toplumlar arası paylaşımında büyük bir dengesizlik ortaya çıktı. Üstelik bu dengesizliğin başlıca sorumlusu olan ve aslan payını da alan kuzey toplulukları, nimetlerden daha da fazla yararlanmanın yollarını aramaktan vazgeçmediler. Bu dengesizliğin doğurduğu sosyal acıların, güneydeki açlık ve sefaletin bir gün kendilerine de zarar vereceği bilincinde değiller.
Küresel ısınma, su ve toprak kaynaklarının azalmasından kaynaklanan iklim değişiklikleri, insanlığın geleceğini tehdit ediyor. Küresel ısınmanın başlıca sebebi olan atmosferdeki sera gazlarının yol açtığı hava kirliliği yanında, su ve toprak kirliliğine yol açan kimyasal atıklar, nükleer atıkların meydana getirdiği zararlı etkiler ilim adamları tarafından durmadan anlatılıyor. BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf ülkelerin çoğunun kabul ettiği Kyoto Protokolü’ne göre sera gazları salınımı belirli gelişmişlik düzeyindeki ülkeler 1990’daki orandan 2012’ye kadar %5 azaltacaklardı. 2012 geldi. Kyoto Protokolü’nün güncellenmesi gerekiyor. Teklif edilen metinde 2012, 2020’ye uzatılacak ama %5 de biraz artacak. Bu metin 2007’den beri müzakere ediliyor, ama bir türlü mutabakat sağlanmadı, 2015’e kadar da sağlanamayacağı söyleniyor. Üstelik Kanada, Kyoto Protokolü’nden imzasını çekti.
En ileri ülkelerin en ilkel hesaplarla hareket ettiğini gördükçe, Türk Milletine olan güvenimiz tazeleniyor, güçlü olmamızın insanlık için de bir gereklilik olduğu düşüncemiz pekişiyor. Dahası Türk Milliyetçiliğinin bir savunma refleksi olarak filizlenirken bile, diğerlerinden çok daha mütekâmil -ötekini insan kabul eden - bir milliyetçilik olduğunu fark ediyoruz.
Küreselleşme sürecinden geçilen şu günlerde küreselleşmenin birçok alanda tezahürüne şahit oluyoruz. Hamburger türü yiyecekler, kola türü içecekler, Madonna ve Michael Jackson türü müzik ve Hollywood türü sinema hemen akla geliveren örnekler. Finansta ve reel sektörde, uluslararası rekabet gözle görülür düzeylerde. Bu arada Güneydoğu Asya’dan yükselen sermayenin ne kadar bağımsız olduğu, eğer öyleyse ne kadar diğergâm olacağı şimdilik bilinmeyen, çünkü denenmemiş hususlardır.
Küreselleşmenin müşahede edilmesi gereken birinci alan adalet alanıdır. Nimetlerle külfetlerin dağılımındaki adaletsizliğin önüne geçmek için küresel adalet gereklidir. Bu da bir kültür meselesidir. On altıncı asırda Almanya köylüsünü Türkiye’de çiftçilik yapmaya özendiren olgu, onların feodal beye ürünün %80-90’ını vermesi; Türkiye’de ise, Hıristiyan tebaanın devlete haraç (veya cizye) olarak ürünün, cinsine göre değişmek üzere en fazla %50’sini vermesiydi. Osmanlı’nın büyük olduğu dönemlerde, adaletiyle aranan bir yönetim olduğuna dair çok örnek vardır. Nizam-ı Âlem ve İlây-ı Kelimetullah kavramlarını, “yeryüzünde Allah’ın adaletiyle hükmetmek” şeklinde anlamak gerekir
Gerçek şu ki, insanlığın akıl gönül birliğini kurmuş yeni bir medeniyete ihtiyacı var. Medeniyetleri, hükmetme iradesini kuvveden fiile çıkarabilmiş kültürler kurmuştur. Bu gelecek medeniyet bizim medeniyetimiz olacaktır. Akıl ruh beden dengesini kurabilmek her kültürün harcı değildir. Bu bizim kültürümüzün gelişme çağlarında oluşturduğu bir dengedir. Buda kültüründe gönül öne çıkar, mistik bir miskinlik söz konusudur. Batı ise rasyoneldir; aklın ve beden gücünün öne çıktığı kültürlerdir Batı kültürleri. Bu dengeyi atalarımız kurmuştur.
İnsanlığın ihtiyacı olan küresel adaleti sağlayacak medeniyet hamlesini yapabilecek kültürel yapı bizde var. Tek eksik, güç olabilmektir. Türk dünyasında birlik çalışmalarının geldiği nokta, Türkiye’nin 1923’ten beri geçen 89 yılda geldiği nokta, bu iradeyi kuvveden fiile çıkarabileceğimizin işaretlerini veriyor
Yorumlar
Yorum Gönder