deneme 62
bana bir şimşek çak
yolumu aydınlatacak
gazi’nin gözlerinden
mavi bir şimşek
kuva-yı milliye mavisi
aynı emaneti taşımaktayım
‘hürriyet ve istiklal benim karakterimdir’
çünkü hain sinsi ve korkak
aynı düşmana karşı
savaşmaktayım
Milli mücadelede Bursa savaşmadan düşmana bırakılınca meclis karışıyor. İsmet Paşa'nın idamı isteniyor. Atatürk meclisi sakinleştireceğinden emin, "Emri ben verdim" diyor. Meclis daha da kızıyor. Abdullah Suphi ayağa fırlayıp bağırıyor:
"O zaman seni de asmak gerek korkak herif!"
Atatürk gibi bir adamın korkaklıkla itham edildiği bir meclis düşünün. Bu meclise karşı bir savaş kazanma şansı falan yokmuş zaten kimsenin. Fedai adamlar hepsi.
1992'de bavul ticareti ile Türkiye'den Rusya'ya dönen yolcuların hali. Bu uçaklar Tupolev Tu-134 tipi idi. İniş kalkışta havalimanında kulakları yırtan bir gürültü yaparlardı. Kabin içi oksijen sistemi yoktu. Kapılar kapatıldığında yolcular, içeride kalan hava ile giderlerdi. Gerektiğinde askeri maksatla kullanılması için türbinleri ona göre inşa edilmiş bu uçaklarda kabin basıncı da sorunlu idi. Ortalama bir yolculuk 3 saat sürerdi.
🔸🔸🔸
Oksijen ise tam doluyken 3 saat 47 dakika yeterdi. Hesaplara göre 4 saat sürerse oksijen yetmezliği oluyor ve yolcuların %5'i ölüyordu. Kaptan, yeterli yükseltiye gelindiğinde hızı (950km) hiç düşürmemeli idi ki yolculara nefes yetebilsin. Şakayla karışık olarak menzilinin içeridekilerin nefeslerini tutabilme süresine göre ayarlandığı söylenen bir uçaktır.
🔸🔸🔸
Acil durumlarda oksijen tüpüne bağlı maskeler konulmuşsa da ağırlık yaptığı için genellikle değerli yolcuların (sporcu, sanatçı taşınan uçuşlar, parti üyelerinin uçuşları) uçuşlarında konuluyordu. İç yüzeyinin metal görüntüsü soğuk hissini artırdığı için zamanla duvar kağıdı ile kaplandığı olurdu. Tüm dünyada 360 milyon yolcu taşımış ve büyük kazalar da yaşamıştı ama ondan daha alt model olan Yakovlev Yak-40 daha ölümcül olanıydı. 30 kişilik Yak-40 uçakları nahcivan ve Azerbaycan arasındaki kısa uçuşlarda en çok kullanılanlardı.
🔸🔸🔸
Otobüs uçak derlerdi buna ve millet kucağında keçisi, tavuğu ile binebiliyordu. Hızı düşük olduğu gibi yine kabin oksijen sistemi de yoktu. Çünkü bunların hemen hepsi gerektiğinde askeri maksatla kullanılmak üzere inşa edilmiş uçaklardı. Bazılarının içi duvar kağıdıyla ve nadiren bazısı da fayans benzeri bir plastikle kaplıydı.
🔸🔸🔸
Bundan da kötüsü ise körüksüz bir belediye otobüsü büyüklüğündeki (12-13m) boyutu ile Antonov An-28 idi. 17 kişilikti ve Sibirya'nın seyrek nüfuslu az insan yaşayan kasabaları için kullanılan ve bir minibüs uçaktı... espri için "komunizmde pilotunun dua etmesine göz yumulan tek uçak" derlerdi.
🔸🔸🔸
Tüm bu uçaklar asfalta, toprağa inebilmesi üzere inşa edilmişlerdi. Bunların alay edilecek tarafı yapıldığı yıllarda yoktu çünkü 1960'larda Rusya'nın köylüleri bile bu uçaklara çok büyük paralar vermeden binebiliyordu. 1976'da Sovyetlerde bu uçaklarla yılda 100 milyon insan taşınmıştır.
🔸🔸🔸
Sovyetlerin son senesinde ise rakam 137 milyondu ki Dünya havacılık hacminin 8'de 1'i idi. İnsana verilen değer ve konfor arttıkça, komünizm yıkılıp konfor arayışı ve Kapitalizm devreye girince bu süreç Rus uçak endüstrisini kötü vurdu. Milyonlarca yolcu taşıyıp birkaç bin insanın ölümüne sebep olmaları, gerçekte batı ülkeleri tarafından abartılan bir durumdu ve uçaklar böylece tüm dünyada piyasa yitirdi. Almanya ve diğer Avrupa ülkelerine gürültülü olmaları sebebiyle inişleri yasaklandı ve zamanla Rusya bunların üretimini hepten durdurdu. Ama tüm mühendisleri dünyada kapanın elinde kaldı.
🔸🔸🔸
Günümüzde Rusya'nın milli havayolu şirketi Aeroflot'un neredeyse tüm yolcu uçakları değiştirilmiş ve artık batılı Airbus ve Boeing'lerden ibarettir ve batıya ciddi şekilde parça tedariği konusunda bağımlıdır. Bu uçakları yapan fabrikaların mühendislerinin %88'i ise 1991-1999 arasında ABD, İngiltere, Kanada ve Avustralya, Hollanda ve İsveç vatandaşlığı alarak Rusya'dan ayrılmıştır.
🔸🔸🔸
90'larda bunların hiçbirini Türkiye zamanında kapamadı. O dönemlerde hayli ucuza giden ve uçabilecek durumda olan, metal yorgunluğu evresine girmemiş bu uçaklarla Belki Bosna savaşında bir hava köprüsü kurmamıza yetecek filo bile kurulabilirdi. İlyushin, Yakovlev, Antonov, Tupolev gibi bu uçaklardan günümüze dek hâlâ yapılan ve sağlam şekilde kullanılan ise Antonov uçaklarıdır. Daha çok naklîye amaçlıdır.
🔸🔸🔸
Ancak Ukrayna merkezli Antonov uçakları da 2016'dan itibaren çok fazla üretim yapmamış. Güzel olan haber şu ki, Türkiye, Antonov mühendislerinin bir kısmını getirmeyi başardı. Aileleriyle birlikte getirilen bu mühendisler şu anda Türkiye'nin havacılık sanayisine güçlü motorlar inşa etmekle meşguller.
Konstantinopolis, 1204: İstanbul’da Haçlı yağması
Eylül 2, 2017 Özhan Öztürk4. Haçlı Seferi, Enrico Dandolo, Haçlı işgali, istanbul haçlı istilası, istanbul haçlı seferi, istanbul haçlı seferleri, istanbul haçlı yağması, istanbul katolik devleti, istanbul latin işgali, IV. Alexios, Konstantinople, Konstantinopolis 1204, Latin İmparatorluğu, Latin İşgali, Venedik
4. Haçlı Seferine katılanlar Müslümanlarla savaşmak ve Kudüs’te ki Kutsal Kabir Kilisesini kurtarmak yerine Nisan 1204’te Konstantinople’u işgal etmiş ve Bizans imparatorluğunun çökmesine yol açmışlardır.
1204’de 4. Haçlı Seferi sırasında Konstantinopolis’i ele geçiren Latinler, Eugène Delacroix (1798-1863)
Ortaçağ tarihinin en ilginç vakalarından birisi olan Dördüncü Haçlı Seferi 1204’de Konstantinople’un Latinlerce fethiyle sonuçlanmıştır. 150 yıl sonra Nikephoros
Haçlıların Konstantinopolis’e girişini tasvir eden mozaik yer döşemesi. St. John Kilisesi, Ravenna, 1213
Gregoras, Bizans’ı fırtınada parçalan gemiye benzetmiş olup, Byzantium’da bir Latin krallığı çevresinde çok sayıda Yunan devleti kurulmuş, imparatorluk parçalara ayrılmıştı.
3. Haçlı seferinin başarısızlığı Batı Avrupa’nın dini şevkini kırmamış Papa III. Innocent’in (1198-1216) öncülüğünde 1202 yazı öncesinde yeni bir seferin hazırlıkları yapılmış, Mısır’a yelken açmak amacıyla Venedik’te toplanmaya başlanmışlardır. Bununla birlikte yeterli paraları olmayınca gemilere binememişler, Venedik yöneticisi Enrico Dandolo onları Macar kenti Zara’ya göndererek başından savmıştır. Haçlılar Kasım 1202’de Zara’ya giren Haçlılar kışı burada geçirmeye karar vermiş bu sırada kör II. İsaac’ın oğlu olan Bizanslı prens Alexios Angelos kampa gelerek yüksek miktarda para karşılığında
Venedikli Komutan Henricus Dandolo’nun Mezar Taşı
tahtı ele geçirmek için kendisine yardım etmelerini istemiştir. Maddi sıkıntı içindeki Haçlılar, Konstantinople’da bir süre kalıp elde ettikleri parayla Kudüs’e gitme fikrini cazip bulunca taraflar Mayıs 1203’de Korfu’da bir antlaşma imzalamış, 24
Venedik donanması Haliç’e girerken. İstanbul Arkeoloji Müzesi
Haziran’da ilk Haçlı gemileri İstanbul Boğazı’na ulaşmıştı. Haçlılar ilk olarak 5 Temmuz 1203’de Galata’yı işgal etmiş ve Haliç’e ulaşımı engelleyen zinciri kesmeyi başarmışlardı. Haçlı ordusu kente Haliç kenarındaki deniz surları üzerinden girmiş, çıkan büyük yangın kentin savunmasını çökertince, 17 Temmuz 1203 günü Konstantinople Latinler’e teslim olmuş, imparator III. Alexios Angelos (1195-1203) ise beraberinde hazineden aldığı 75 bin altınla kaçmayı başarmıştı.
13. yüzyıl el yazmasında Haçlıların kenti kuşatması
Kör II. Isaac yeniden tahta çıkarılarak oğlu IV. Alexios ile birlikte imparator ilan edilmişti. Verdikleri sözü tutan yani kenti işgal edip, tahtı eski sahibine veren Haçlılar Galata’ya yerleşerek Zara’da anlaştıkları miktarda paranın kendilerine teslim edilmesini beklemeye başladılar. IV. Alexios Haçlılar’a vaad ettiği ödemeyi yapamadığı gibi Latinleri getirdiği için kent halkının kendisinden ettiğini ve hiçbir desteği olmadığının farkındaydı. Ocak ayında çıkan isyanda IV. Alexios ve babası öldürülürken V. Alexios Doukas Mourtzouphlos kente hakim olmayı başarmıştı. İsyan sırasında Latin karşıtı duygunun ön plana çıkmasının yanı sıra paralarını alamayacağını anlayan Haçlılar Bizans başkentini ele geçirmeye karar verdiler. 13 Nisan 1204 Salı günü tarihi kent Haçlıların eline geçti ve eski imparatorluk topraklarında bir Latin krallığı kuruldu. Fransız şövalye Robert de Clari anılarında Haçlıların kentte yaşayan insanları Troyalıların soyundan geldiğini düşündüğünü aktarırken, Ortodoksların Latin dinine saygı göstermediği gibi sebepler ileri sürerek işgali haklı göstermeye çalışmıştır. İşgal sırasında Latinler kenti 3 gün 3 gece boyunca aralıksız yağmalamış, çok sayıda kişiyi acımasızca öldürmüşlerdir. İşgale tanık olan tarihçi Niketas Choniates, kiliselerin işgal edildiğini, kadınlara tecavüz edildiğini, erkeklerin öldürüldüğünü acıyla anlatırken umutsuzlukla bir zamanlar kenti kuşatan Arapların bile daha nazik ve haça hürmet
Haçlılar, İstanbul’un zenginliklerini İtalya’ya kaçırdılar
eden insanlar olduğunu kaydetmiştir. Latinler kente değerli olan ne varsa ele geçirmiş, tarihi yapı ve kültürel hazineler yakılıp, yıkılmıştı.
İtalyan yazar ve edebiyatçı Umberto Eco asırlar sonra Yeni Roma Konstantinopolis’in 1204’te kendi dindaşlarınca yakılıp yıkılmasına şahit olan tarihçi Niketas’a şu dokunaklı sözlerle seslenmiştir:
“Tüm Hıristiyanlık âlemi için ne büyük bir utanç bu, kardeş silahlı kardeşe karşı, Kutsal Kabir’i yeniden fethetmesi gerekenler aç gözlülüğe ve kıskançlığa kapıldılar ve Roma imparatorluğunu yıkıyorlar. Ey Konstantinopolis, Konstantinopolis, kiliselerin anası, dinin prensesi, kusursuz düşüncelerin rehberi, tüm bilimlerin yaşam kaynağı, bütün güzelliklerin merkezi, Tanrının elinden öfke kadehi içtin ve Pentapolis’i yakan ateşten daha büyükbir ateşle yandın, hangi kıskanç ve acımasız şeytan sarhoşluğunun aşırılığını üzerine saçtı, hangi çılgın ve iğrenç insan düğün meşaleni yaktı. Ey altın renkli ve erguvani imparatorluk giysisini giymiş ana, şimdi kirlendin, zayıf düşüp evlatlarını yitirdin …”
Bilhassa Irak ve Suriye’deki gergin ortam, Türkiye’ye göç dalgasını ateşleyen en önemli etken olarak karşımıza çıkıyor.
Türkiye, mülteciler için sadece geçiş güzergahı değil, aynı zamanda hedef ülke. Birleşmiş Milletler Mülteci Örgütü (UNHCR) verilerine göre dünya genelinde en fazla mülteci barındıran ülke. Resmi rakamlara göre Türkiye 3,7 milyon mülteciye ev sahipliği yapıyor. Türkiye’yi sırasıyla Pakistan (1,4 milyon), Uganda (1,13 milyon) ve Almanya (1 milyon 21 bin) mülteciyle takip ediyor.Listedeki diğer ülkeler ise şöyle: İran (979 bin), Lübnan (974 bin), Bangladeş (943 bin), Etiyopya (920 bin), Sudan (908 bin) ve Ürdün (705 bin).
Nüfus yoğunluğu dikkate alındığında Lübnan'ın birinci sırada olduğu listede ülkemiz üçüncü sırada . Lübnan'ı Ürdün takip ediyor. Bin kişi başına düşen mülteci nüfusu dikkate alınarak yapılan çalışmalar da Lübnan’da bin kişi başına 156 mülteci düşüyor. Türkiye 45 mülteci ile Ürdün’ün (72 mülteci) ardından üçüncü sırada. Listede iki Avrupa ülkesi dikkat çekiyor. Bin kişi başına 25 mülteci ile İsveç ve 20 mülteci ile Malta
"Eyyamıbahur, yaz mevsiminin en sıcak ve boğucu günlerine verilen Arapça kökenli Türkçe sözcüktür. Kuzey yarımkürede, temmuz ve eylül tarihleri arasında yaşandığı kabul edilmektedir. Güney yarımkürede ise bu tarih ocak ve mart arasına düşer. Kesin tarih, içinde bulunulan bölgeye, boylama ve iklim koşullarına göre büyük değişiklikler gösterebilir.
Eski bir inanışa göre, bu sıcak günlerin Büyük Köpek Takımyıldızı'nda bulunan Sirius çift yıldızıyla bir bağlantısı vardı. Antik Yunan ve Antik Roma kültürlerinde de yaygın olan bu inanış nedeniyle bu günler Latince diēs caniculārēs olarak anılmaktaydı. Çağdaş Avrupa dillerinde bu terimden türeyen adlar hâlen kullanılmaktadır. (İngilizce: Dogdays, Almanca: Hundstage gibi...)
Romalılar, eyyamıbahur günlerini diēs caniculārēs olarak adlandırır ve Sirius yıldızıyla sıcak havaları ilişkilendirirlerdi. Sirius'un içinde bulunduğu Büyük Köpek Takımyıldızı'ndan dolayı da Sirius'a da Köpek Yıldızı diyorlardı. Sirius'un görüldüğü tarihlerde kahverengi köpekler kurban ederek Sirius'u hoşnut etmeye çalışırlardı. Antik Roma kültüründe eyyamıbahur günleri 24 Temmuz-24 Ağustos günleri olarak kabul edilirdi. Bu tarihler Alman, Fransız ve İtayan kültürlerinde geçerlidir. Türk kültüründe bu tarih temmuz sonuyla ağustos ortaları arasında günler olarak kabul edilmektedir.
Bu rûzgârı bî mededin inkılâbı var
Akıl hastalıklarını müzikle tedavi etmek için çalışmalar yapan Selçuklu ve Osmanlı Hekimleri Uşşak makamının insana keyif verdiğini ve gülme hissi uyandırdığını; yani, neşe verdiğini söylemişler. Hakikaten öyle midir bilmem.
Fakat, Lemi Atlı'nın bu makamdaki aşağıdaki eserini ne zaman dinlesem, bende hiç de o duyguları uyandırmaz. Aksine, gözlerimin önünde ağır bir haksızlığa uğramış fakat kimseye meramını anlatamayan bir insanın çaresizliği canlanır ve yüreğimin dağlandığını hissederim.
Bu imtidâd-ı cevre-ki bahtın şitâbı var.
Mihnet-medâr olan feleğe intisâbı var.
Eyler nesîm-i subhu bize gird-bâd-ı gam.
Bu rûzgâr-ı bî mededin inkılâbı var.
Nedim'in yazdığı bu dörtlüğü becerebildiğim kadarıyla aşağıdaki gibi günümüz Türkçesine çevirmeye çalıştım.
Bu zulmün uzamasına karşı bahtın sabırsızlığı var.
Cefa çektiren feleğe karşı koyuşu var.
Sabah meltemi bizi gam rüzgârına sevkeder.
Medetsiz bırakan bu devrin de tersine dönmesi var.
Şarkının başından geçenlerin öyküsü epey bildik bir konu. Yine de, kısaca bahsedeyim:
İttihat Terakki'nin Talât ve Enver Paşa şürekasından arta kalan ayak takımı 1926 yılında İzmir'de Mustafa Kemal'e bir suikast yapmayı planlar. İçlerinden birinin ihbarı sonucu yakayı ele verirler. İzmir'de kurulan İstiklâl Mahkemesinde yapılan yargılamada onbeş kişi idam cezası alır ve duruşmalar sona erer; fakat defter kapanmaz.
Bu defa aynı davanın devamı adı altında yeni tutuklamalar yapılır ve Ankara'da bir başka dava başlatılır. Bu davada yargılananlar arasında Adnan Menderes'in akrabalarından olan Dr. Nazım da vardır. Bu eski İttihatçı şef Cumhuriyet kadrosunun gücünü görmüş ve değişimi doğru okuyabildiği için politikadan el-etek çekmiştir. Tek hatası muhalif bilinen politika heveslisi eski İttihatçı arkadaşlarıyla halen görüşüyor olmasıdır.
Dr. Nazım'ın İttihat-Terakki'nin iktidar yıllarında ileri gelen şeflerinden biri, özellikle Fedai -yani terör- kanadının şefi, ve Ermeni tehcirinin en baştaki sorumlularından biri olduğu bilinmektedir.
Yargılama sonunda, diğer üç eski İttihatçı şef ile birlikte idam cezası alır.
Dr. Nazım hakkındaki idam kararı Atatürk'e Marmara Köşkü'ndeki bir balo sırasında imzalatılır. Atatürk "son sözleri ne oldu?" diye sorar. Mahkemedeki son sözleri "gidin Paşa'ya söyleyin, bu rûzgâr-ı bî mededin inkılâbı var" olmuştur. Bu sözler yukarıda yazdığım şarkının dördüncü mısrasıdır.
Refik Koraltan'ın anlattığına göre, bu son sözleri duyunca rengi sararan Atatürk kalemi elinden atar. İsmet Paşa'nın "Paşam zaaf göstermeyin" uyarısı üzerine kararı imzalar. Fakat, üzüntülü bir sesle "kaldırın bu şarkıyı" der.
Bir zamanlar az buçuk kader birliği ettiğin bir insanın canını alacak izni vermek kadar ağır bir vicdanî yükü anlamaya çalışmak bile benim ruhumu daraltmaya yetiyor. Kalemi elinden atmasına neden olacak kadar rahatsız eden şey bu vicdanî yük müdür, Dr. Nazım'ın giderayak posta koyması mıdır, yoksa söyledikleri içinde haklılık payı mı görmüştür Gazi, bilmek zor.
Sonrasında şarkı radyo repertuarından çıkartılır ve zaman içinde adeta unutulur. "Yasak" olduğu gerekçesiyle radyo dışında bile okunmadığı rivayet edilmektedir. Oysa, şarkının yasak olduğuna dair hiç bir hukuki veya idari düzenleme yapılmamış bildiğim kadarıyla.
Bu yasak konusunda bütün vebal bence Atatürk'ün çevresinde yer alan fakat kendilerini halen Padişahlık idaresinin alışkanlıklarından kurtaramamış kalibresi yetersiz zevata ait. Bu "isteği" Padişah Efendimizin "ferman buyurdum, tez men edile" diyerek koyduğu keyfî yasaklarla karıştırmışlar gibime geliyor. Yoksa, meşruiyetini halktan aldığı söylenen Cumhuriyet idaresinde bir kanun, kararname, yönetmelik vesaire çıkarmadan keyfekeder yasak konabilir mi hiç? Üstelik kişisel nedenlerle…
Yasağın üzerinden neredeyse elli yıl geçer. Adnan Menderes Başbakanlığı döneminde (1952 veya 1953) bir davette karşılaştığı Alâeddin Yavaşça'dan bu şarkıyı okumasını ister. Eseri iki defa dinledikten sonra, "çok rica ederim doktor, bunu bir radyo konserinizde okuyunuz ve zamanını bana da bildiriniz" der. Yavaşça şarkıyı radyoda bir öğle yayını için repertuarına alır. Yayın biter bitmez arayan Menderes heyecanlı bir sesle "ağzınıza sağlık aziz doktor, çok memnun oldum. Çok rica ediyorum, eğer kendilerinde yoksa notalarını arkadaşlarınıza da veriniz, repertuarlarına alsınlar" der.
Der demesine de, Ulu Önder'in koyduğu bir yasağı kaldırmak kolay mı öyle. Kanunların koyduğu bir yasak değil ki bu "ilga ettik" deyince hükmünü yitirsin ve milletin hafızasından silinip gitsin. Bu, kutsiyet atfedilen bir merciden gelen manevî -bir nevi ruhanî- bir yasak. Böyle manevî/ruhanî bir yasağı ancak ya koyan mercinin kendisi ya da daha büyük bir manevî gücün icazeti kaldırabilir. (Uzun zaman içinde tavsayıp anlamsızlaşması da mümkün tabi ki.) Adnan Menderes'in anlayamadığı da sanırım bu.
"Bir odunu bile seçtirebilecek" kadar büyük bir kudrete sahip olmak belki o oduna bile söz geçirebilir; fakat bahsedilen yasağı kaldırmaya yeterli olacağını sanmak "kutsiyet" ile boy ölçüşmek veya posta koymak anlamına gelebilir ki, belâya davetiye çıkarmak için bundan daha kestirme bir başka yol bilmiyorum.
Bildiğim kadarıyla, sonraki yıllarda şarkı bir daha ne okunmuş, ne de radyo repertuarlarına alınmış. Yakın zamanlarda Murat Bardakçı hatırlatmasa, daha uzun zaman duyamazdık sanırım.
Yıldırım Gürses'in bestelerini bile repertuarlarına alanlar geçen yüz yılın en güzel eserlerinden birisi olan bu şarkıyı görmezden geldiğine göre ruhanî yasak etkisini devam ettiriyor demektir.
Adeta birer Cumhuriyet neferi olan sanatçılarımız herhalde şarkının Atamızın ruhunu muazzep edeceğinden ve Cumhuriyet'in ruhuna bir halel getireceğinden çekiniyorlardır. Ziyadesiyle haklılar. Zira, yıllardır zihnimize nakşedildiği üzere, bu topraklarda yetişen Cumhuriyet pek narin olur ve pek öyle sağından solundan ilişmeye gelmez. Bir şarkıdan, türküden, kitaptan, yazıdan, filmden, havadaki buluttan ve hatta cumhurun kendisinden bile bekası kolaylıkla zarar görebilir. Yoksa, adamların işi gücü yok mu ki durmadan bir şeyleri yasaklayıp dursunlar.
Yine de, kendini koruyup kollayacak neferleri de yetiştirmiş olmasıyla iftihar etmeliyiz. Hepimizin bu Cumhuriyeti korumak, kollamak, pamuklara sarmak gibi bir mecburi hizmeti olduğunu ise zaten biliyoruz. Aklından "korumanın yolu onu geliştirmek, ilerletmektir" gibi münafıkça düşünceler geçiyorsa, şapa oturdun demektir. Bunu suç kabul edip devlet-i alî'nin adaleti ilişmese bile, histeriye kapılmışçasına 10. Yıl Marşı söyleyen Cumhuriyet muhafızlarıyla yolun kesişebilir.
Uzağa gitmeye gerek yok. Daha yakın zamanda Ahmet Kaya'nın başına gelenleri herkes hatırlar. Orada bu işe kalkışanlar "her şey olabilirsiniz ama sanatçı olamazsınız" fetvasına iman etmiş, bizi yontup, aydınlatıp birer batılı çağdaş Cumhuriyet yurttaşı yapma mirasını üstlenmiş Cumhuriyet neferi sanatçı ve aydınlardı. Zaten 10. Yıl Marşını söylerken nasıl da hepsinin gözleri çakmak çakmaktı. Onların olduğu yerde şarkıyla türküyle Cumhuriyete, devlete halel getirmeye kalkışacak adamda altı okka yürek lâzım. Yoksa, adamın yüreğine indirirler.
Bu varislere baktıkça "aman onlar beni yontmasın da, ben odun kalmaya razıyım" demek geliyor içimden.
Yorumlar
Yorum Gönder