deneme 73





Misak-ı Milli'den verilen ilk taviz Batum'dur . Sovyet Rusya ile TBMM arasında 16 Mart 1921'de imzalanan Moskova Anlaşması'nda Sovyetler, TBMM'nin Misak-ı Milli sınırlarını tanımıştı. Ancak Sovyetler Birliği TBMM'nin daha önce Ermenistan ve Gürcistan ile imzaladığı anlaşmalarda belirlenen sınırı, Batum'un Gürcistan'a bırakılması şartıyla tanıdı. Gürcistan, Bolşevik rejiminin önemli uydu devletlerinden biri haline gelmişti. Lazistan'ın liman kenti Moskova Anlaşması ile Gürcülere bırakılmasına rağmen 20 Mart 1921'de Sovyetlerin ünlü Kızıl Ordu birlikleri, bölgedeki TBMM birliklerine saldırmış, hatta bir kısmını esir almıştı. Çünkü Moskova Anlaşması'nın haberi Batum'a ulaşmamıştı. 



Ittihatçıların kurduğu Altınordu Spor
Türkiye’de spor kulüpçülüğü, siyasal parametrelere en duyarlı kurumların başında gelir. Bunun en çarpıcı ör­neklerine, İstanbul’un «Progrès» (kur. 1910) ve «Güneş» (kur. 1933) kulüpleriyle İzmir'in Karşıyaka-Altay ikileminde raslıyoruz. Anılan kulüpler ya mevcut iktidar yapısının uzantıları, ya iktidar mücadelesi veren siyasal partiler ara­ sındaki çelişkinin spor alanlarına yansıması, ya o güne ka­ dar spordan alabildiğine uzak durmuş devletin spora ilgi ve müdahalesinin arttığının birer işaretidir.
1914 yılına, yani Birinci Dünya Savaşı’mn başına ge­lindiğinde, Osmanlı futbolunun örgüt yapısı, kurucu üyeleri Kadıköy, Fenerbahçe, Galatasaray, Progrès ve Strugglers olan «İstanbul Futbol Kulüpleri Ligi» (Pazar Ligi) ile bu te­ kelci yapıya dİ nmayan İstanbul Jimnastik, Darülfünun ve Sanayi Mektebi gibi okul takımlarının çoğunlukta olduğu «Cuma Ligi» diye ikiye bölünmüştü. Bu kargaşalı ortam içinde, o tarihe kadar belli-belirsiz bir başarı göstereme­ yen Progrès kulübü adını değiştirdi, atağa kalktı, 1914’ten başlayarak 1918’e kadar peşpeşe 5 yıl güçlü «Pazar Ligi»nin şampiyonluğunu kazandı, sonra da kapandı.Türkiye futboluna ilk kez profesyonelliği sokan Prog­rès (Terakki) kulübünün bu başarısının sırrı, kuruluşuna öncülük eden İttihat ve Terakki Fırkası'nın, 1913 yılında gerçekleştirdiği hükümet darbesinden sonra, kendisini spor alanlarında da temsil edecek bir «devlet kulübü» olarak ona sahip çıkmasıdır. Birinci Dünya Savaşı'nin patlak ver­ mesi bu oluşumu hızlandırmış, OsmanlI’nın resmî ideolo­ jisinin «turancılık» olarak şekillenmesine paralel bi­çimde «Progrès» adı «Altınordu»ya çevrilmiş, kulüp baş­kanlığına Dahiliye Nazırı Talât Paşa, yönetim kurulu üye­ liklerine de İttlhat-Terakkî’nin Merkez-i Umûmî üyeleri ge­tirilmiştir. Savaş süresince İstedikleri oyuncuya istedikleri parayı vermek, kimlerin cepheye giderken kimlerin İstan­ bul’da kalıp top oynayacağına karar vermek onların elin­ deydi. Beş yıl arka arkaya şampiyon olan Altınordu’nun, İttihat-Terakkî yöneticilerinin yurt dışına kaçmalarından bir iki gün sonra kendiliğinden dağıldığını biliyoruz.
İttihatçıların Altınordu kulübüyle olan ilişkileri, Birinci Dünya Savaşı’na uzanan süreçler içinde, siyasal nitelik­ teki spor kulüpçülüğünün tekil örneği değildi. Daha önce, İzmir'de, benzeri bir deneyim yaşanmıştı. Ertuğ’u okuyoruz:
Meşrûtiyetin ilânından sonra Fırka ve partiler gençlikle yakından ilgilenmişti... İzmir’de ilk Türk kulübü 1912 yılında Karşıyaka Terbiyei Be­ deniye ismiyle kurulmuş, Müdafaa-i Milliye is­mindeki siyasî bir teşekkül onu desteklemişti.. Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nin Karşıyaka’ya yap­tığı yardım ve gösterdiği ilgiye karşı İttihat ve Terakkî Fırkası da ilgisiz kalmamış ve fırka teş­kilâtı kurmak için İzmir'e gelen Celâl Bayar İz­mir’in ileri gelenleri ile anlaşarak Altay kulübü­nü kurmuş, İttihat ve Terakkî Fırkasının kirala­dığı bina içine almıştır.


Rönesansın Doğduğu Yer Floransa

Medici ailesi Floransa denince akla gelen ilk isim. Bugün 400 bine yakın insanın yaşadığı şehir, 13. yüzyılda ticaretle uğraşırken, 15. yüzyıla Avrupa’nın sanat, mimari, politika başkenti olarak damgasını vurmuş. Rönesans’ın (yeniden doğuş) ortaya çıktığı yer olan Floransa sanat ve mimarinin harika eserleriyle dolu. Tarih değişik zamanlarda değişik yerleri gözdesi yapmış. Eski zamanlarda Roma, Viktorya Çağı’nda İngiltere, 1920’lerde Paris ön plana çıkmış. Karanlık çağların ardından Eski Yunan ve Roma öğretilerinin dönemin mentalitesi ve teknolojisiyle harmanlanması sonucunda da 15. yüzyıla damgasını Floransa vurmuş.

Floransa derli toplu bir şehir. Önemli bütün eserler “centro storico “ dedikleri tarihi bölgede. Şehir km2’ye düşen tarihi eser sayısında dünyada bir numara olunca, km2’ye düşen turist sayısı da özellikle yaz aylarında çok fazla. Görülmesi gereken o kadar çok şey var ki, öyle bir iki güne sığacak gibi değil. Floransa’da “Stendhal sendromu” dedikleri bir olay var. Birbirine benzer çok sayıda eser ve meydan olunca, bir süre sonra “ben daha önce bu meydana gelmiştim, bu kiliseye girmiştim” demeye başlıyorsunuz. 
Floransa’nın Ünlülerinden Medici Ve Dante
Muhteşem (Il Magnifico) olarak adlandırılan Lorenzo de Medici Floransa’yı kültür başkenti haline getirmiş. Başarılı bir banker ve işadamı olan Lorenzo dönemin sanatçılarına destek olmuş, bir diplomat olarak savaşan cumhuriyetlerin arasında barışı sağlamış. Papalar tavsiyelerini dinlemiş, liderler fikrini almış. Niccolo Makyavel (Machiavelli) Lorenzo’nun devlet adamlığı ve diplomasiye olan katkılarını Prens isimli kitabını ona atfederek göstermiş. Lorenzo, Floransa’yı yönettiği 1469-92 yılları arasında büyük işlere imza atmış. Da Vinci, Michelangelo ve Donatello gibi sanatçılara destek olmuş. Michelangelo 13 yaşında Lorenzo’nun sanat okulu Accademia’ya girmiş ve dehasını sergilemiş. Lorenzo 43 yaşında öldüğünde tüm şehir cenazesine katılıp, Rönesans’ın babasına olan saygısını göstermiş.

1265 ile 1321 yılları arasında yaşamış olan Dante Alighieri modern edebiyatın kurucularından. İtalya’nın en büyük şairi sayılan Dante, İtalyan dilinin de babası olarak kabul ediliyor. Şaheseri olan “İlahi Komedya” değişik bir yolculukla tanrıyı bulmaya çalışan bir adamın otobiyografik öyküsünü anlatıyor.
Galleria dell’Accademia’da uzun kuyruklar göreceksiniz. Burada Michelangelo tarafından 1504 yılında yapılmış dünyanın en tanınmış heykellerinden biri var. David’i hayranlıkla seyreden kalabalıklara karışmak istiyorsanız adres Via Ricasoli 58-60. Hemen yakınlarda da San Marco Müzesi bulunuyor. Fra Angelico’nun bir zamanlar rahip olarak yaşadığı bu eski manastırda sanatçının çok güzel tabloları bulunuyor.


refah şilebi

26 haziran 1941'de, mersin limanından iskenderiye* limanına doğru, oradaki ingiliz yapımı denizaltı, gemi ve uçakları alacak personeli taşırken kıbrıs açıklarında batırılan şilep.

ingilizlerin batırdığı sanılıyor, resmi olarak batıranın kim olduğu bilinmiyor olmasına karşın.

ikinci dünya savaşı sırasında akdenizde batırılan türk bandıralı gemi.
olayın ardından, hükümet tarafından yapılan tahkikatlarda net bir sonuca varılamasada, ingilizler tarafından kıbrıs açıklarına döşenen mayınlara çarpmış olduğu sanılmaktadır. geminin içinde bulunan 185 kişiden 50'si sağ olarak kurtarılmış ve mersin limanına getirilmiştir.

mili savunma bakanı saffet arıkan ile ulaştırma bakanı cevdet kerim incedayı facidan sonra istifa etmislerdir. 

ikinci dünya savaşı başlamadan önce ingiltere'ye sipariş edilen 4 denizaltıyı teslim almak için yola çıkmış ve bilinmeyen bir sebepten ötürü batırılmış gemi.
savaş başladıktan sonra ingilizlerin denizaltıları anlaşmaya rağmen teslim etmek istememeleri üzerine yola çıkmıştır, bu nedenle şüpheler inglizler üzerinde yoğunlaşır. 199 kişiden oluşan müretebatın 28 kişisi filikayla kurtulurken kazadan 20 saat sonra 4 kişi daha diğer bir şileple kurtarılmış 167 kişi ise boğulmuştur.
yapılan soruşturmada geminin iki kaptanı suçlu bulunmuştur. ancak sorumlular ölenler arasındadır ve ölenlerin yakınlarına geminin batırılma sebebinin bilinmediği söylenip, ölenlere şehit işlemi uygulanmamıştır.

birleşik krallık'a sipariş edilmiş olan denizaltıları ve uçak filosunu teslim almakla görevli olan personeli taşıyan "refah" şilebinin 23 haziran 1941 tarihinde batırılması olayıdır.olay ise kısaca bu şekilde gerçekleşmiştir;

türkiye, ii. dünya savaşı'ndan önce birleşik krallık'a gemi siparişi vermiş ancak savaşın başlamasıyla teslimat gecikmişti. türk-alman saldırmazlık paktı'nın gündeme gelmesi ingiltere'nin gemileri teslim etmesini hızlandırdı.
bunun üzerine türkiye, gemileri teslim alacak personeli birleşik krallık'a göndermeye karar verdi. heyet önce deniz yoluyla mısır'a oradanda hava yolu ile birleşik krallık'a geçecekti. mısır'a giden askerî personelin ve sivillerin olduğu "refah" gemisi kıbrıs dolaylarında kimliği belirsiz bir denizaltı tarafından batırıldı; maalesef ki 168 kişi vefat etmiş, 32 kişi kurtulmuştur.

batırılışının ardından ulaştırma bakanı cevdet kerim incedayı ile milli savunma bakanı saffet arıkan görevlerinden istifa etmişlerdir. ileri demokrasi yok tabi o zamanlar. halbuki "askerliğin kaderinde ölmek var." falan demeleri ve görevlerine devam etmeleri gerekirdi.

ikinci dünya savaşı yıllarında batırıldığı için resmi kaynaklarda savaş kayıpları istatistiklerine işlenen, facia. yani türkiye'nin ikinci dünya savaşındaki kaybı 165 kişidir.

ayrıca torpido* ile batırıldığı görüşü netlik kazanmıştır. ama kimin batırdığı hala belirlenememiştir. * *

şilebin telsizi çalışmadığı için türkiye olayı 36 saat sonra öğrenmiştir.

bugün yıldönümü. 167 vatan evladının ruhları şad olsun.
"denizcilerin mezarında çiçekler açmaz"

gelibolu’da hamzabey koyu girişindeki şehit denizaltıcılar anıtı’nın kaidesinin bir tarafında “muhtemelen bir italyan denizaltı gemisi tarafından” diğer tarafında ise “bir fransız denizaltısı tarafından” batırıldığı yazmaktadır.

Sovyetler'de Yasaklı Müziği Ülkeye Sokmanın İlginç Formatı: Röntgenlere Basılan Plaklar
  
Bir zamanlar Sovyetler'de ülkeye hem yasaklı müziği sokmak, hem de ucuzluk amacıyla bazı albümler eski röntgen filmlerine basılmış. Bu acayip macerayı okuyoruz.

"başka birinin diyaframının resminden çıkarılmış, rock'n roll için ruhunuzu vermeye hazırdınız." viktor tsoi

Sscb'de 40'ların sonundan 70'li yılların sonuna kadar yasaklanmış müzisyenlerin ve yasaklı olmayan müzisyenlerin ses kayıtları, albümleri röntgen filmleri kullanılarak kopyalandı ve kopyalayanlar el altından satışa sundular. halk bu kopyalara kemiklerde müzik ya da kaburgada müzik olarak adlandırdı.

2. dünya savaşı sonrasında sscb ve abd arasında yıllarca süren soğuk savaş sadece politik hamleler, sanayileşme hızı ve silahlanma hızı şeklinde devam ederken, bir diğer taraftan kültürel savaş da mevcuttu. abd jazz müziği soğuk savaş yıllarında bir silaha dönüştürme politikası güdecek ve sscb de buna karşılık, abd'de ırkçılıkla mücadele veren müzisyenleri destekleyecektir. sscb kendi ülkeleri içerisinde ideolojiye karşı hareket eden müzisyenleri yasaklayınca 1946 yılında leningrad'ta (st. petersburg) "nevsky prospect, 75" adresinde ilk yeraltı ses kayıt stüdyosunda (zolotoy sobaka isimli ilk stüdyo) dönüştürülmüş evde ilk x-ray kayıtları yapılmaya başlandı. stanislav filon, ses kayıt stüdyosu'nu kurdu ve polonya'dan kaçak yollarla getirttiği alman telefunken plaklara ses kayıt cihazıyla röntgen filmlerine kayıtlar yazmaya başladı. filon, küçük bir orkestra ile ilk olarak 1946 yılında leningradlı aktris olga lebzak'ı kaydetti.


sscb'de müzik yasak değildi ve uluslararası her türden müzik kabul görüyordu
ekim devrimi'nin getirdiği ilk icraatlerden biri de müziği bütün halka eşit olarak yaymak ve müziği okullarda çocuklara öğretmekti. çarlık döneminde belli bir aristokrat sınıfının ulaşabildiği klasik müzik ve estrada müzik; devrim sonrasında müzik aristokrasinin elinden alınarak fabrikadaki işçi ve köylüye ulaştırılabildi. yurtdışından gelen farklı tarz müzik türleri ise sovyet konservatuarlarında öğretiliyordu. ancak kapitalist ideoloji elinde abd'nin finanse ettiği (özellikle cia) müzisyenler tarafından üretilen müzik sscb'de kabul görmesi mümkün değildi. jazz müzikle başlayan bu serüven rock'n roll ile devam edecek daha sonrasında 70'lerin sonuna doğru rock müzik ile devam edecekti. miles davis, elvis presley, the rolling stones ilk yasaklı olan gruptandı ve ardından ac/dc-faşizm ve şiddet; alice cooper-şiddet ve vandalizm; black sabbath-gericilik ve şiddet; depeche mode-şiddet; judas priest-antikomünizm ve ırkçılık; iron maiden-şiddet; kiss-milliyetçilik ve şiddet; nazareth-şiddet, dini mistizm ve sadizm; sex pistols-şiddet; strangers-şiddet; talking heads-sovyet askeri tehlikesi miti yaratmak ve kızıl ordu’yu karalama; sparks sparks-faşizm ve ırkçılık; ufo-şiddet; van halen-antikomünizm içeren sözleri yüzünden yasaklanmıştı. ayrıca yasaklı olmayan sscb vatandaşı müzisyenler ve uluslararası müzisyenlerin şarkıları ve albümleri de röntgen filmlerine kaydediliyordu. peki, neden yasaklı olmayanlar da kaydediliyordu? bu sorunun cevabı çok basit; daha ekonomik olduğu için. kaburga plaklar 1 - 1,5 ruble gibi bir fiyata satın alınabiliyordu. sscb'de kaçak yollardan ülkeye sokulan plaklar neredeyse bir mühendisin yarı maaşı fiyatlara el altından satılıyordu. bu yüzden 'kaburga plaklar''a rağbet yüksekti.

ilk kayıtları yapabilmek oldukça zordu kaçak olarak olarak sscb'ye sokulan cihazlar yeterli gelmiyordu ve iletişim başkanlığı çalışanları tarafından çalınarak elde edilen ses kayıt aparatları sayesinde artık stüdyo tam anlamında kurulmuştu. yalnız tek zorlukları röntgen filminin yüzeyi oldukça yumuşaktı ve pvc'den yapılan vinyl plaklar gibi sert değildi. ilk kayıtlar dakikada 30-33 kez dönerek ses kaydı yapılabiliyordu ve zamanla dakikada 78 kez dönüş yaparak daha iyi ses kayıtları yapıldı. her ne kadar da ses kaydını hızlı bir şekilde yapılabiliyor olsa da kaburga plakların ses kalitesi düşüktü ve uzun süreli kullanıma uygun değillerdi. kaburga plaklar şeklini çok çabuk kaybediyordu ve her kullanım sonrası sesler gitgide daha da cızırtılı ve iç gıdıklayıcı hale dönüşüyordu. nadiren de olsa işini ciddiye alarak yapan kopyalıcılar, daha önce hiç kullanılmamış röntgen filmleri, kaçak yollardan gelen plakların kopyalanmasında kullanıldı. kaburga plaklar satışa çıkarıldıklarında üzerlerinde isim yazılmazdı ve satın alınan kopyalarda hangi şarkı olduğu tamamen tesadüftü. kaburga plakların ortalama çalma süresi ise 3 dakika gibi kısa bir süreyle kısıtlıydı. her kopyada şarkı yoktu, koplayıcılar şaka olsun diye küfür ya da film sesleri de kaydediyorlardı. buna rağmen yoğun ilgi sonrası kaburga plakların ünü leningrad'ı aşarak diğer büyük şehirlere yayıldı.

kopyalayıcılar kaburga plakları üretebilmek için gerekli röntgen film tedariğini hastanelerden karşılıyorlardı. bir adet röntgen filmi için 15 - 30 kopik civarında bir ücret karşılığında hastane personelinden satın alıyorlardı. sscb sağlık sisteminde her çekilen röntgen arşive alınıyordu ve ilerleyen yıllarda arşivlerde yer kalmayınca kopyalıyıcılar röntgen filmlerini bedavaya toplamaya başladılar ve hemşirelerin üzerindeki yük biraz azalmış oldu. sscb'de ikinci el eşya alıp satmak evde ürettiğiniz bir şeyi satmak işporta usulünce serbestti ve valizlere konmuş kaburga plaklar pazarlarda, kaldırımlarda satılıyordu. her şey göründüğü gibi değildi tabii ki... kgb yıllar boyunca, yüzlerce satıcı ve kopyalıyıcıyı yakaladı. hatta ilk ve en büyük kopyalayıcılardan olan ruslan bogoslovski toplamda 3 kez yakalandı ve bu 3 tutuklama sonucunda 8 yıl hapse mahkum oldu.


kaburga plak çağı 70'li yılların sonuna doğru yok oldu
yok olmasında en büyük etmen olarak sscb'de rock müzik yapan grupların giderek çoğalmasıydı. sscb'de rock müzik yasak değildi, sadece abd etkisinde misyoner rock müzik yasaktı. komsomol (komünist partiye bağlı leninist gençlik örgütü) fabrika depolarında rock müzik konserleri organize etmeye başladı. burada müzik yapan gruplar ya da müzisyenler şarkı sözlerini komsomol kurulunda inceleniyor ve zararlı bulunmadığı anlaşılırsa müzisyenler rahatça konserlerde şarkılarını söyleyebiliyor ve yasal olarak albüm çıkarabiliyorlardı. böylelikle 80'lerin başında ''kaburga plaklar'' çağı sona erdi.

kaburga plaklar bir alt kültür olarak dağılan sscb ülkerinde bir alt-kültür olarak kaldı. yasaklı olanlar kadar sscb'nin en büyük sanatçıları leonid utyosov ve vladimir visotskiy de kaburga plaklarda yer aldı.

ATATÜRK’ün yolu nedir? 
Şimdi ATATÜRK'ün yollarına da bir göz atalım. Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk Gençliği, Türk aydınları ATATÜRK yolundan gitmeğe andlıdırlar. O halde bu yol nedir?
—ATATÜRK yolu, istiklâl yoludur.
— ATATÜRK yolu, milli benlik ve milli şuura malik milli sınırlar içerisinde uygar ve gerçek bir millet olma yoludur. Türk milletinin tarihini yüceltme ve gelecek tarihlerin zafer ve aydınlık yoludur.
—ATATÜRK yolu hürriyet yoludur.
—ATATÜRK yolu milletçe kalkınma yoludur. —ATATÜRK yolu hür düşünme yoludur.
—ATATÜK yolu demokrasi yolu, devletin halk adına, halk için ve halk tarafından yönetilme yoludur.
—ATATÜRK yolu, çağdaş devlet düzeni yoludur.
—ATATÜRK yolu, gericiliği kahreden, sömürgeciliği yok eden, hurafeleri silip götüren, aydınlık ve uygarlık yoludur.
—ATATÜRK yolu, ona inanmış ve ulusuna kendini adamış ATATÜRK'çülerin, idealistlerin yoludur.
ATATÜRK'ün yollarına işaret ederken Behçet Kemalin 10 Kasım 1959’da Vatan gazetesinde yazdığı yazıdan, duyduğu ızdıraplardan bazı pasajlar almadan geçemedim. Bu çoşkun, milli şairimizin ATATÜRK'e karşı duyduğu derin aşkın ifadesi olan satırlarını birlikte okuyalım: «Yirmi yıldır sensiz ve beş on yıldır da sana lâyık olmaktan çıktık: ATAM çünkü sana layık olmak demek uyuşuk davranışımızın rağmına biliyoruz ki adını arada bir ağlayarak anmak, Muharrem ayındaki Şiller gibi dövünüp durmak demek değildir. Sana lâyık olmak demek günü gün etmekle yetinen vicdansız menfaatçiliğimizin rağmına biliyoruz ki emanetlerini, eserlerini,
devrimlerini korumak ve kollamak, bunları sevmek ve benimsemek demektir...

Sensiz insanlar ne kadar değişti bilsen ATAM. Sen yaşarken ayağının tozunu bile kutsal sayanlar, şimdi senin öz çocukların olan devrimlerin yüzüne bile bakmaz oldular... Sen, hilâfeti kaldırır, Cumhuriyeti kurar, tekkeleri ve medreseleri kaparken sana hak veren aydınlık fikirli hocalar şimdi yılbaşı gecesi eğlence yerlerine gitmeyi, hatta radyoyu açıp eğlenceli havalar dinlemeyi bile zındık işi saydıklarını belirtmeye başladılar... Senin zamanında trahomunu ilçeye kadar yayan yürüyüp - hükümet doktoruna göstermeyi tek iş edinenler, şimdi İstanbul vapurlarında «cümle dertlere deva muska» satmakla geçiniyorlar...

Nice köyler yobazlı ve öğretmensiz, nice Cumhuriyet okulları bomboş ve nice mahalle mektepleri yeniden Arap elif besi öğreten hocaların önünde diz çökmüş zavallı yavrularla dolu... Karşına çıkmaya yüzümüz mü var?... Fakat işte, süklüm püklüm, suçlu muçlu, yine karşındayız. Sana derdimizi dökmeyip de kime dökelim? Senden ışık dilenmeyelim de kimden
dilenelim? Ey yüz yıllardır Türk milletinin ayakta kalıp yaşamayı hak edebilmesi için gereken bütün tedbirlerin, değişikliklerin, ileriliklerin yarım yamalak sayıklamalarını birer gerçek ifadeye ve arkasından da birer kesin davranışa, birer kesin atılışa çevirmiş olan tek büyük adam!

Selâm sana! huzurundayız işte! Azarla, hırpala, yerden yere çal, ne yaparsan yap fakat bize yeniden ışığını tut. Aklımızı başımıza getir, çıkar yolu bir daha göster bize...» ATATÜRK ve gençliğin birbirine ne kadar kaynaşmış olduğunu, ATATÜRK'ün bütün eserlerini gençliğe emanet edişi ile ve Mustafa Kemaller yirmi yaşında deyişi ile bellidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Araplar Osmanlı'ya İhanet Etti mi?

Hükümetler Tarafından Gerçekleştirilen Tarihin En Büyük Altın Soygunları

Arizona Uçak Mezarlığı